“Bademlerden say beni”

banner53

banner54

“Bademlerden say beni”

“Bademlerden say beni”

Hüdayi Nabit

08 Mayıs 2017, 12:51

İnsan şiirden payına düşen şeylerin işe yaramaz olduğunu düşünmeye ne vakit başladı? Elbette bu soruya kesin ve keskin bir cevap bulmak mümkün değil.  Edebiyatçılar, sosyologlar, toplum bilimciler ve şiir bilimciler bu soruya tarihteki kırılma noktalarını esas alarak belirgin cevaplar verebilir.  Ancak bunlar sorunun nihai cevabı ol(a)maz. Şiirin irtifa kaybetmesine ve şuuru besleyen bir mizacı terk etmesine ne vesile olmuştur? Bu soruya kalemin ve kelamın kıymetini az buçuk bilen herkes kendince haklı bir cevap buna da haklı delil ortaya koyabilir.  Ben “hikmet arama” kaygusunun azaldıkça şiire eyvallah etmediğimizi düşünenlerdenim. 

Şiir, hikmet denilen “münhasır sırrın” bütün şifrelerini vermeye yegâne muktedir bir kelam çeşidi değil. Elbet şiir olarak tezahür eden birçok sözün zararını gören insanlar da bulabilir ve şiirin insana ettiği fenalıklardan da söz edilebilir. Varlık sahasında bulunan her şey bir başka şeyi olumlu yahut olumsuz etkir. 


Bayezid-i Bistamî ve/veya Cüneyd-İ Bağdadî hazretlerine ait olduğu söylenen bir söz var;  
“aramakla bulunmaz lakin bulanlar arayanlardır”. Bu sözün farkında olarak yahut farkında olmadan gereğini yerine getirme gayretini hissedenler, şiirden birçok nimet çıkarabilir. 

Biz şiirden yana birçok nimete gark olan bir toplum olmuşuz. Bu da nasip meselesi aslında… 
Türkiye’de şiirin tarihine alelusul de olsa bakıldığında görülebilir bir gerçeklik var; o da şiirin hakikaten yaramıza merhem olan yanları olduğu… 

Bugün hayat denilen sahnede pek rol verilmese de düşünce dünyamızı süsleyen yahut insanda hayranlık uyandıran hissedişlerin hemen hepsinde şiirin bir payı vardır. Bununla birlikte şair(ler)in de bu payda hatırı sayılır yeri vardır. 


Baki’den, Fuzûlî’den, Nef’î’den Tutun Da Süleyman Çelebi’ye, Namık Kemal’e, Ahmet Haşim’e, İsmet Özel’e, Vural Bahadır Bayrıl’a kadar şiire teeddüple yaklaşan tüm şuaranın gönle işleyen ve daha da önemlisi gönlü işleyen bir yanı vardır. 


Bu sadece bizim şiir tarihimiz için geçerli değil tabi… Dünyanın herhangi bir yerinde, şuura dokunacak incelikte yazılacak tüm şiirler için geçerli. Yaşamın kuru bir hal aldığı ve sığlaştığı, iyiye-güzele- doğruya çağıran tüm seslerin mekanikleştiği bir çağda şiire ziyadesiyle muhtacız. İnsan su gibidir diyor kadim felsefe içinde yerini bulan bazı görüşler. İnsanın bulunduğu duruma alışabilen bir yaratık olduğu hesaba katıldığında bu tanım sadece felsefi önerme olarak kalmıyor, aynı zamanda muhkem bir öğüt olarak da karşımıza çıkıyor. İnsan herhangi bir şeyin şeklini almaya karar verirse o kabın içerisinde şiir de bir maden olarak yer almalı… 


Zira etrafımızın, hatta kendimizin yıllardan beri yağmur görmemiş kare kare yarılan bir balçık tarlasına döndüğü zamanda şiirin, ruhumuzu yeşertilmesine katkı sağlayacağı sabittir. 


Ne diyordu paul celan;
"say bademleri, 
Say acı olanı, uyanık tutanı say, 
Beni de onlara kat

Gözünü arardım hep, gözünü açtığında, 
Sana kimselerin bakmadığı bir anda, 
Örerdim ya o saklı, o gizli ipliği ben, 
Ki onun üzerinde tasarladığın çiy'in 
Testilere doğru kaydığı bir zamanda, 
Yüreğe varamamış öz bir sözle korunan. 

Ancak böyle varırdın adına, senin olan, 
O şaşmaz adımlarla kendine yürüyerek, 
Savrulurdu çekiçler sanki bir çan kulesi 
Boşluğundaymış gibi senin suskunluğunun. 

Ölmüş olan o şey senin koluna girer 
Ve işittiklerin de seninle birleşirdi, 
Üç olup giderdiniz geceyi kat ederek. 

Beni de acı yap, acı yap beni. 
Bademlerden say beni."

Hele bir de lâ edrî olanlar var ki; yemyeşil yapar insan bünyesini…
Nüshâ-i âşufte-i dîvân-ı ömrüm sorma hiç 
hat galat, imlâ galat, inşâ galat, manâ galat…

İnsanın varlığa ettiği fenalıkları azar azar azaltan daha nice şair ve şiir… 
Ne varsa onların arasında var!!! 

Korkunun eceli yendiği bir çağda, şiire sarılmak daha evladır.


Yorum Gönder

@name x