Karanlık kâbuslu bir sokakta yol aldım tüm gece boyu. Etrafımda beni boğmaya çalışan onca kalabalık. Tertemiz maskeleri ve kirli elleriyle. Oysa ben boğuluyordum zaten onlar dokunmadan da. Yetmiyordu kendilerinden arta kalan hava kaburgalarıma sıkışmış ciğerlerime. Tedavisi olmayan kronik bir akciğer hastalığına yakalanmış gibiydim. Aldığım her nefes batıyordu sağıma soluma. Tanıdık bir  fısıltı; ''Ağaç değilsin ya...'' diyordu kulaklarıma. Ve kaçıyordum, yeni nefesler almak için sokaklarda soluklana soluklana. Lâkin her köşe başını tutmuştu sırtlanlar, keskin dişleriyle sırıtarak. Korkuyordum; biliyordum, beni öldürmeden, ilkin sırtıma geçireceklerdi     dişlerini, salyalarını akıtarak.

İleriki sokağı üç-beş metre boylarında devasa insan yığınları doldurmuştu. Kendileri gibi sesleri de yüksek perdelerden. Her şeyi biliyor, her şeyden anlıyorlar ve insana kendini bir böcek gibi hissettiriyorlardı. Doğruların gücü adına sallanan parmaklarıyla bir kılıç gibi ensemde zikzaklar çiziyorlardı. Üstelik ne çok... ne de çok konuşuyorlardı. Kulaklarımı tıkamama rağmen bir kovan dolusu arı beynimde uğulduyordu. Bu beni gittikçe tutuyor, zehirliyor, midemi bulandırıyor ve istemeden sokağın orta yerine çıkarmama sebep oluyordu. Kendime geldiğimde, karşı kaldırımda güzel ve masum bir kadın heykeli; sırtı kamburlaşmış ve dizleri üstünde. Rivayete göre canlı kanlıymış üstelik bir zamanlar. Sonra bir coğrafya dolusu ''erkek'', sırtlarında ne kadar yük varsa taşıdıkları'' din, ahlâk, namus, erdem, eğri ve doğru adına'', sarmışlar ''kadın''ın sırtına ve bağlayarak dört yanından prangalarla, bir yol tutturmuşlar kendilerine: Kimi, gözleri sağda solda hovardalık peşinde, kimi peşkeş çekmiş kimine yalakalık derdinde, kimisi de haram lokma, hak yeme de neymiş hak getire. Onlarcası geçti yürüdüğüm sokaktan. Hem de omuzlarıma çarparak sağımdan ve solumdan. Bense, bitap düşüp, yığılakaldım galiba gecenin olanca yorgunluğundan.' 'Yeşil Yol'' filminden bir replik geliyordu aklıma hayâl meyâl, ''Yoruldum patron.'' diyordum, 'yoruldum'. Üstelik kâbusun neresindeydi, kime ve neye söylüyordum, bilmiyordum.

Bir ışık hüzmesi yaladı gözlerimi sonra. Bir oda dolusu güneş, bir oda dolusu nefes. Şükür ki uyanmıştım kâbustan. Yatağımdan çıktım ve adım attım hayatın gerçekliğine. Ama yine de tam olarak bilemiyordum, hangisi rüya...  hangisi gerçekti.

Zira, aklım halâ kâbus dolu gecenin sersemliğindeydi.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.