Biraz yavaşlamak ister misiniz? O zaman buyrun Şavşat'a
İlgili Galeriye Git
GÜLESİN AĞBAL DEMİRER


‘Tatil’ kelimesi oldum olası kulağıma hoş gelmez. Sadece her neyle meşgulseniz biraz ona ara vermeye, başka şeylere de zaman ayırmaya vesile olduğu için ‘tatil’ler iyi bir fırsat belki de.  


İki yıl önceydi. Biletler alındı, hazırlıklar yapıldı ancak nasip olmamıştı. Arkadaşım, meslektaşım Sevda İnce’nin tanıdığımdan beri dilinden düşürmediği memleketi nasıl bir yermiş, bir de biz görelim deyip, yola çıkmak bugünlere nasipmiş. 


Ne demiştik başta, yaşadıklarınıza bir süre ara vermek gerek. Eskiler bunu ‘tebdil-i mekânda ferahlık vardır’ diye özetleyivermişler.  


Biz de mekân ve zaman değişikliği gayesiyle yola çıkıyoruz arkadaşım Sevda’yla. Mekân tamam da zaman da neyin nesi diyenleri duyar gibiyim. Aceleye gerek yok, yazıyı bir okuyuverin hele. 


BURALARI BİR YERDEN SEVİYORUM


Karadeniz, baba tarafından aile köklerimizin neşet bulduğu topraklar. Bu nedenle karış karış gezmesem de aşinası olduğum yerlere gidiyormuşum hissi var içimde. 


Yolumuz uzun. Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin. Artvin’den Şavşat’a, oradan da son durağımız Yavuzköy’e gideceğiz. En önemlisi de o adıyla bile ürperti uyandıran Cankurtaran Geçidi’nden geçeceğiz. 


Çorum’a yağmur damlasının düşmediği günlerdeyiz ama biz yolda bir ara yağmura yakalanıyoruz. Yağmur, ‘Karadenizdesiniz’ diyor bize. Bir şey daha söylüyor yağmur: “Başka sürprizlere de hazır olun, burası Karadeniz”.


Az gittik, uz gittik demeye kalmıyor otobüsümüz yol boyunca vermesi gereken zorunlu iki molanın dışında bir mola veriyor: “Ekmek Molası”. E bizim neyimiz eksik, biz de iniyor, iri bir Trabzon Ekmeği alıyoruz.


OĞLAN BİZİM KIZ BİZİM


Zorunlu ilk molamızda ise, otobüsten indiğimizde kulaklarımıza inanamıyoruz. ‘Oğlan bizim kızım bizim’ oyun havası ile karşılanıyoruz. Bu da nesi derken, meğer dinlenme tesisinin üst katında düğün yapılıyormuş. Oyun havası eşliğinde, çaylarımızı yudumluyoruz. 


DÜNYALARA MEŞHUR ARTVİN ŞOFÖRÜ

Sahil şeridinde ilçeler ve iller birbirini kovalarken, denizin grisi ile ormanın yeşili harmanlanıyor. Gözlerim bayram ediyor. Yeşil açlığını gideriyorum gözlerimin. Yol boyunca uyuyamıyoruz, ancak Cankurtaran Geçidi’ni de uykuda geçmeyi istemiyoruz. Zor da olsa aralıyoruz göz kapaklarımızı. Hopa-Artvin arasında kışları kardan kapanan, diğer zamanlar da yolun virajından yolcularına korkulu anlar yaşatan geçit. Tünel çalışmaları devam ededursun, tünel hizmete girmeden geçidi gördüğüm için kendimi şanslı addediyorum.  Bir tarafı yalçın kayalar, bir tarafı uçurum. Dön baba dön. Bu güzergâhta direksiyon sallayan şoförler geçidin zorluğuna dikkat çekerken, ‘Dünyanın en iyi şoförü Artvin şoförüdür’  diyerek haklı olarak kendilerine bir övünme payı çıkarıyorlar. Hatta İsmail Türüt’ün böyle bir türküsü bile var, “Dünyalara meşhurdur Artvinim’in şoförü’.


BABAMIN IRMAĞI


Ve tabiki yol boyu ‘babamın ırmağı’ Çoruh. Nerden ‘babanın ırmağı’ diyebilirsiniz. Onunla büyüyen bir babam var benim. Onun suyunu içmiş, ona bakıp iç geçirmiş, onun gibi coşmuş, onun gibi coşmuş kimi zaman. Çocukluğumdan bu yana aile büyüklerinden dinlediğim coşkunluğundan eser kalmamış şimdilerde. Barajlarla terbiye edilmiş Çoruh. Uslanmış, dinginleşmiş. Bu görüntüsü hüzün veriyor.  Çoruh’un kolları üzerinde birçok alabalık tesisi yoldan geçenlere lezzet vadediyor ancak, Çoruh Vadisi’nde barajlarla birlikte doğanın da tahribat gördüğünü söylememek mümkün değil. 


ARTVİN DAĞLAR ARASINDA

Artvin terminaline indiğimizde, dağlar arasında kalmış bir şehir görüyoruz. Sol tarafa başımızı çeviriyoruz, Atatürk heykelinin bulunduğu Atatepe. Hopa, Borçka gibi sahil şeridi bulunan ilçelerden sonra Artvin sıkışıp kalmış gibi. Yolcu yolunda gerek. Şavşat dolmuşuna biniyoruz. 


YAVAŞLAYIN ŞAVŞAT’TASINIZ

Artvin-Şavşat arası da bir hayli virajlı. Dar yolda sürekli tırmanış halindeyiz. Dolmuş duruyor bir ara. Durağımız nam-ı meşhur Soğuksu’ymuş. Burada durulur, adını bölgeye veren soğuk suyundan içilir, bir de süt mısırından yenirmiş. Yolcular da öyle yapıyor. Sabahın körü denmiyor, süt mısırları yeniyor. Temiz hava solunuyor. Yola tekrar revan olunuyor. Yaklaşık 1 saat 20 dakika sonra ilçe merkezine varıyoruz.  Şavşat ‘Yavaşlayın Şavşattasınız’ yazısı ile bizi karşılıyor. Cittaslow bir ilçe Şavşat. Yavaş şehir. Bu logoyu, markayı almak hiç de kolay değil. Şavşat bize hayattan zevk almak için hayatı zevk alınacak hızda yaşamamızı fısıldıyor.   


Ufak bir valiz karışıklığı yaşasak da Sevda’nın babası Nihat Amca’(İnce)yı görünce rahatlıyoruz. Şavşat’tan Yavuzköy’e 4 km’lik yolu da Nihat Amca’yla gideceğiz. Her yol bir yerde biter. Bizim yolumuz da nihayet Yavuzköy’de bitiyor. 


DÜNYADAKİ CENNET


Gitmeden fotoğrafını görüp vurulduğum köyü gözlerimle görünce Nihat Amca’ya ilk sözüm, ‘Bu dünyada cennettesiniz. Siz bi de öbür dünyada cenneti istersiniz” oluyor.


Klişe bir laf var hani, ‘Anlatmak yetmez, yaşamak lazım’ diye. Yavuzköy ve İnce Ailesi’nin misafirliğini de anlatmak yetmez. Köy masalımsı bir güzelliğe sahip. Göz alabildiğine yeşil ladin ve çam ağaçlarıyla kaplı. Hava tertemiz. Gürültü kirliliğinden eser yok. Çeşmeden buz gibi dağ suyu akıyor. Ağaçların arasından akan küçük şelaleler Çoruh’un kollarında birleşiyor. Ağaçlarla kaplı dağlar, bol yeşilin arasında saklambaç oynayan eski Şavşat evleriyle birlikte, kışı doydukları yerde, yazı da doğdukları Yavuzköy’de geçiren Şavşatlılar’ın yaptırdıkları yeni evler. Tabiat o kadar güzel ki, uzun yol yorgunluğuna rağmen gözlerimiz kapanmıyor. Nihat Amca ile iki kardeşinin birbirine yakın evlerinin konumu, köyün en güzel yeri gibi geliyor bana. Hem sakin hem de hareketli. Ama gürültüsüz bir hareketlilik. Yayladan, köyün yukarısından inenlerin uğrak yeri bu ev. Ya da ilçeden, Artvin tarafından gelenlerin, yaylaya çıkanların semaverdeki çayı içmeden geçmedikleri bir konaklama yeri. Hane sahiplerinin güler yüzü, açık sofrası herkesi mıknatıs gibi bu eve çekiyor. Sofrada Allah ne verdiyse o var. Tabi yöresel yemekler ayrı bir lezzet. Mesela lahana sarması, peynir eritmesi, hingal, kete, gevrek, sobada kabuğuyla kızarmış patates, vs… Nejla Hanım habire bize bir şeyler yedirme uğraşında.


Evin önündeki bahçeye kurulan sekide geçiyor saatlerimiz. İlk gün gördüğüm güzellikle büyüleniyorum. Evin arkasını, önünü dolaşıyorum.  Yukarı doğru çıkan yolda yürüyüp aşağıları temaşa ediyoruz. Arkadaşımın anneciğinin mezarını ziyaret edip,  selam veriyoruz.  


Ve ikinci gün. Kalacağımız sayılı gün boyunca  Allah vergisi güzelliği doya doya yaşamak için, sabah erkenden kalkıyoruz. Ev halkı çoktan sabah yürüyüşüne gidip gelmiş. Semaver yanmış. Çay hazır. Seki’de Necla Hanım’ın(İnce) maharetli elleriyle hazırladığı kahvaltı masası hazır. Hemen kahvaltı yapıp, yönümüzü Karagöl’e çeviriyoruz.


Karagöl, bölgedeki birçok buzul gölünden biri ancak en ünlüsü. Meşeli Köyü sınırları içindeki göl Milli Parklarca sahiplenilmiş. Çevresinde piknik yapılabiliyor. Göl alabalık kaynıyor. Doğa harikası gölün etrafını turlarken bu güzellikleri gözlerime hapsetmek istiyorum. Adeti bozmuyoruz, biz de pikniğimizi yapıyor, dönüyoruz cennet köye.


HER TARAF SİS İÇİNDE


Üçüncü gün bir sürprizle uyanıyoruz. Pencereden bir bakıyoruz ki o da ne, göz gözü görmüyor. Sis çökmüş her tarafa. Hareket halindeki sis bulutlarının arasında güneş belli belirsiz. ‘Sis çöktüğünde biraz soğuk olur’ diyor Sevda. Sis yavaş yavaş dağılırken, biz de programımızı uyguluyoruz. 4 km. mesafedeki Şavşat’a yürüyerek gidiyoruz. Şavşat da Artvin gibi dağlarla çevrili. Dağların en yükseği Karçkal Dağları. İlçeyi şöyle bir dolaşıyoruz. Etrafta bol bol ‘gazino’ yazısı dikkatimi çekiyor. Birinin üzerinde ‘Dikkat! İçerdeki gürültü sağlığa zararlıdır’ kırmızı renkli kayan yazı tebessüm ettiriyor. Şavşat’ın bunaltan sıcaklığından bir an önce köyün ferah havasına kaçıyoruz. 


BURANIN HAVASI SUYU…


Aynı gün ikindi vakti köy içinde yaptığımız yürüyüşte İnce Ailesi’nin akrabalarına da uğrayıp, hal hatır soruyoruz. Herkes Çorum’dan gelen misafiri güler yüzle karşılarken, evde ne varsa ikram etme telaşında. Kimi aileler geleneksel iki katlı ahşap Şavşat evini kullanırken, kimi de yeni evler yapıyor. Hepsinin ortak noktası köylerine olan düşkünlükleri. Köyde yaşayan da, sadece yazlarını köyde geçirenler de köylerine sevdalı. ‘Buranın havası, suyu…’ diyor başka bir şey demiyorlar. 


Kışı İstanbul’da geçirip, köyüne gelmek için yazı sabırsızlıkla bekleyen Azime Teyze de onlardan biri. Yaşını soruyorum, ‘ouuu’ diyerek elini sallıyor. Aileden kalma ahşap evinde, evlatlarının geldiği sayılı günler dışında tek başına kalan Azime Teyzeden iyi çay demlemenin püf noktasını öğreniyorum. “Şu söğüdün altında oturup çay içmeyi dünyalara değişmem” derken İstanbul’daki günlerinin sıkıcılığına vurgu yapıyor. 


KAHVERENGİYE ÇALAN ŞEHİR


Ve dördüncü gün. Köy sakinleri sağlık ve gıda ihtiyaçlarını Artvin’den değil de Ardahan’dan karşılıyor. Çünkü Ardahan Artvin’den daha yakın. Artvin yolu kadar virajlı da değil. 45 dakikalık bir yolculuk sonunda Ardahan’a ulaşıyoruz. Fakat Şavşat sınırları içinde gözümüzü dolduran yeşil örtü burada yerini çıplak tepelere bırakıyor. Kahverengiye varan bir renk hakim ilde. Sevda’nın anlattığına göre Ardahan’ın geleneksel görüntüsü ‘yoldaki kaz sürüleri’nden eser yok. Kuş gribi Ardahan’ı kazlarından etmiş. Bir rivayete göre de üreticiler kazları saklamış. Ardahan denilince akla peynir çeşitleri ve bal da geliyor. Ardahan’daki et fiyatı ile Çorum’daki fiyat arasındaki uçurum ise ayrı mevzu. Pazardan yiyecek ihtiyacımızı karşılayıp, Şavşat sınırları içindeki Sahara piknik alanında nefesleniyoruz. Çeşme başı sohbetinde Hopa’da nemden bunalan bir ailenin geceleri araba içinde kalarak günlerini burada geçirdiğini öğreniyoruz. Hava bedava, su bedava kendince tatil yapıyor Karadenizli hemşehrim. 


KİM DEMİŞ ONLAR YAŞLI DİYE


Sahara’dan vakitlice ayrılıyoruz çünkü daha Nihat Amca’nın temiz kalpli, tatlı dilli kardeşi Said Abi’nin ‘illa gidin’ dediği Kaymakam Evi’ni göreceğiz. Kaymakam Evi Seyirtepe’de. Adı üstünde Seyirtepe. Köyler ayağımızın altında. Kaymakam Evi geleneksel Şavşat Evi mimarisinde yapılmış ve üst düzey konukların ağırlandığı bir mekân. Oradan Huzurevi’ne geçiyoruz. Ağaç evlerde kalan Huzurevi sakinleri güzel havayı dışarda oturarak değerlendiriyor. Sosyoloji öğrencisi Emine İnce’nin(Sevda’nın kardeşi) gönüllü olarak çalıştığı Huzurevi’nde Bocce oynayan yaşlı amcalarla karşılaşıyoruz. Valla ne yalan söyleyim, böyle bir oyun olduğunu onları oynarken görünce öğrendik. Ellerindeki yuvarlak gülleleri, yaşlı amcalar ortadaki küçük topa doğru atıyorlar. Bu nasıl bir oyun deyince, anlatmaya başlıyor ihtiyar delikanlı.  Hem de nasıl heyecanla. Bocce’de hedef, atılan topların hedefe en yakın olmasıymış zaten. ‘Deneyin’ tekliflerini kırmıyoruz ama tabi beceremiyoruz. Meğer bizim ihtiyar delikanlılardan oluşan 4 kişilik ekip, Karadeniz’de yapılan turnuvada bölge birincisi olmuşlar. Bizim gittiğimiz gün de yetkililerden Şavşat Huzurevi olarak plaket almışlar. Akdeniz’de yapılacak olan Türkiye finali için hazırlanıyorlar. Emekli olduğu halde ilçesine dönmeyenlere serzenişte bulunan ihtiyar delikanlılara başarılar dileyip ayrılıyoruz Huzurevi’nden. 


AH İNSANOĞLU!


Son akşam, sekide yine semaver çayında sohbete dalıyoruz. Sait Abi’nin ‘sen gitme, bed olur’ sözüne rağmen ertesi gün sabah erkenden dönüş yoluna hazırlanıyoruz. 


Sevgili İnce Ailesi vesilesiyle bu dünyadaki cenneti gördük çok şükür, darısı öbür dünyaya inşallah derken başka topraklardaki zulümler, akıtılan kan, gözyaşı geliyor aklıma. Bunca güzelliği ancak insanoğlu kirletir düşüncesiyle dalıp gidiyorum yola.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner53