lâ edrî

banner53

lâ edrî

lâ edrî

Hüdayi Nabit

26 Eylül 2017, 22:42

"nüsha-i âşufte-i dîvân-ı ömrüm sorma hiç, 

hat galat, imlâ galat, inşâ galat, manâ galat!

divan şiirinin en güzel ve şah beyitlerinden biridir yukarıdaki beyit. kimin söylediğini bilmiyoruz. zikredenini bilseydik çok daha gönle dokunur bir hale gelir miydi bilinmez? ama varlık sahasına inen her şeyin, bizcileyin bir alın yazısı oluyor. bu beytin nasibine düşen de şairsiz, la edri mahlasla okuyanın diline, gönlüne muhkem bir sahihlik bırakması. daha nice yıllar rastlayanına, okuyanına bir elif miktarı da olsa ferahlığı, korkuyu, cesameti, hayal kırıklığını, müjdeyi aynı anda yaşatan bir kelam-ı kibar olarak kalacaktır diye umuyorum. 

şair ragıp paşa’nın da buyurduğu gibi; “eğer maksut eserse mısra-ı berceste kafidir”. niyet bir şeye vakıf olmaksa veya bir iz bırakmak yahut çalıya dolaşıp belaya gark olmadan bir hayat yaşamaksa divanlar, hamseler, te’viller, tefsirler, yüklü kitaplar yerine, bir vicdanın tüm gücüyle söylediği tek mısra yahut böyle bir beyit kafi geliyor insana.

bu muhkem beytin ilanihaye dediği şu; “ömür defterimin dağınık yapraklarını hiç sorma! o defterdeki yazı da yanlış, mana da; imlâ da yanlış, ifadeler de”. bu anonim tespit bir kenarda dursun şimdilik…

insanın geçmişe bakıp yapıp ettiğinin, başına gelenlerin hatta düşündüklerinin yanlışlığına kani gelmesi çok büyük trajedi. ama bundan daha vahim bir trajedi ise insanın geleceğini yazacağı-yazdığı defter için seçtiği manaların, imlaların, harflerin, kelimelerin, cümlelerin yanlış olması. yahut alın yazısının üstüne kalemle kader kazımak gayretkeşliği. görünen o ki böyle bir yolun yolcusuyuz. her şeyin modası o kadar çabuk geçi(rili)yor ki… iki gün üst üste aynı şeyi seviyor olmak veya aynı şeye burun kıvırıyor olmak artık utanç kaynağı. herhangi bir nedenden dolayı sahiplenilen ve neredeyse üzerine titrenen bir düş, düşünce, eylem, söylem, alışkanlık ve hatta huy! değişen dengeler adına nasıl kolay sahiplenildiyse kolayca da terk ediliyor.

içimiz ve etrafımız düş - düşünce, hayal - meyal, eylem - söylem çöplüğüne dönüşmüş durumda. ne kendi dünyamızda ne de başkalarının dünyasında hiçbir şey konulduğu yerde kalmıyor. bir dün, can ve ciğer mesabesinde olan eşyalar ve şeyler; bir gün üzerimizde izi görülecek diye korktuğumuz kire dönüşüyor. esasında bunun bir nedeni var ve bu nedeni de büyük alim, feylesof karl gustav yung (carl gustav jung) muhkem bir şekilde tespit etmiş: “tanrıya bağlanmayan birey dünyanın fiziksel ve ahlaki kışkırtıcılığına kendi kaynakları ile direnemez”. yapılmaya çalışılan tam olarak bu herhalde. insanın dünyanın fiziksel ve ahlaki kışkırtıcılığına kendi kaynakları ile direnmeye çalışması. bu direniş için insanın elindeki yegane silah ise ihtiras daha tekil ifadeyle hırs…

insan etrafında da içinde de kendine acizliğini yahut diğer canlılarla eşit olduğunu hatırlatan bütün delilleri ortadan kaldırıyor. bunun sınırı yok. insan kimsiz ve hangi şeysiz daha ihtişamlı yaşayacaksa, onu bir kalemde hayatının tüm köşelerinden siliyor. kimle ve hangi şeyle daha muhteşem yaşayacaksa onu bütün kalemleriyle kendine çağırıyor.

ferasetine her zaman boyun büktüğüm şuara tayfasının piri ismet özel şöyle buyurmuştu: “onu arıyoruz: vicdanen müsterih kişiyi. haklı olduğunu ispat etmiş olanı değil. kendini haklı çıkarmış olanı, haklılığını bize kabul ettirmiş olanı hiç değil”. tuhaf olan artık her şeye rağmen herkesin vicdanının gayet müsterih olması… mesela eyvaz’ın eski, işe yaramaz ve gösterişsiz bir ağaç olduğuna hükmedip onu bahçesinden kaldıran insan bile vicdanen müsterih. işte vicdanın çürüdüğü kerte.

bir mürşit edası hakim ortalıkta. attar’ı kıskandıracak pendnameler işitiyoruz herkesten. kim nereden kendine bir yol bulduysa, o yolun üzerinde rast geldiği her şeyi yolun dışına çıkarma planları arasına yediriyor nasihatlerini. dudak ucundan dökülen tüm nasihatlerin aksi tesir ettiği de bir gerçek. bu tuhaf ve havsalayı zorlayan durumlar bizim coğrafyamızla sınırlı değil muhakkak. afrika dahil belki.

hayat alabildiğine canlı ve güçlü. insan bu canlılığa ayak uydurmak ve bu güce karşı koyabilme kudretini taşımak zorunda hissediyor belki kendini. ama insanın unuttuğu bir şey var. hayat insan yiyerek, güçlenir ve canlanır…

yani

"nüsha-i âşufte-i dîvân-ı ömrüm sorma hiç, 

hat galat, imlâ galat, inşâ galat, manâ galat!

ne demiş adamcağız: “alın yazısında yüklem aranmaz”. 





banner9

Yorum Gönder

@name x