Para Piyasası modülü kapalı
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Künye İletişim

Paylaş

‘Demokraside Osmanlı’dan geriyiz’

Avrupa İslam Konseyi Din Sözcüsü Araştırmacı-Yazar Şükrü Bulut, “Hazreti Peygamberimiz’in veda hutbesini...

Admin Admin EDİTÖR Giriş: 14.04.2014 - 11:48 Güncelleme: 14.04.2014 - 11:48
 ‘Demokraside Osmanlı’dan geriyiz’


Avrupa İslam Konseyi Din Sözcüsü Araştırmacı-Yazar Şükrü Bulut, “Hazreti Peygamberimiz’in veda hutbesini inceleyenler, İslâm’ın Avrupa’dan tam 634 sene önce demokrasi manifestoları ilan ettiğini görürler” dedi.

Yeni Asya Gazetesi Çorum Temsilciliği tarafından düzenlenen ‘Said Nursi’ye göre Toplum Hayatı, İslam ve Demokrasi’ konulu konferansta konuşan Şükrü Bulut, demokrasi kavramı ve içeriğinin yeniden sorgulanması gerektiğini söyledi.

Bediüzzaman Said Nursi’nin İslâm demokrasisi ile ilgili görüşlerinden bahseden Bulut, birlikte yaşama kültürü konusunda Risale-i Nur külliyatından mutlaka ders alınması gerektiğine işaret etti. Bulut, “Bediüzzaman’ın Kur'ani hürriyet tarifini ıskalayanlar, gördüğünüz gibi bugün hayvanlık derelerine yuvarlanıyorlar” diye konuştu.

Günümüz Türkiye’sinin demokrasi açısından pek çok konuda Osmanlı dönemindeki demoksariden geri olduğunu da vurgulayan Araştırmacı-Yazar Bulut, “Dinsiz Avrupa'nın maddi güç ile dünyaya dikte etmeye çalıştığı demokrasinin ayıplı, topal, hukuk kırıcı ve insani değerleri hırpalayıcı olduğunu araştırmacılar söylüyorlar. İnsani meleklik derecesinden kelbiyet derekesine indiren bir demokrasinin insaniyetçe yeniden yeniye sorgulanması gerekiyor.” dedi.

Türkiye’nin askeri darbeler neticesinde kaybettiği demokrasiyi aradığını dile getiren Bulut, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

“Hayata ve hayatın merkezindeki insana, günümüzde iki pencereden başka bakma imkanı yok. Ya semavi dinlere baş kaldırmış, gurur ve enaniyetinde yalnızca aklına güvenen Avrupa felsefesinin veya medeniyetinin penceresinden ya da her şeyi yoktan var eden ve tüm hayatların sahibi, hayatları her an rızıkla devam ettiren Rabbimiz’in peygamberler vasıtasıyla bize açtığı vahiy penceresinden bakacağız.

Yapan bilir, bilen konuşur. Herşeyi yoktan yaratan Rabbimizin kainatı nasıl yarattığını, ihtiyaçlarını ve yarattığı insandan ne istediğini detaylıca Peygamberimize izah etmiştir.

Bediüzzaman'ın hayatını dikkatlice okuyanlar ve Kuran’dan ilhamen yazdığı Risaleinur’u tetkik edenler, onu zamanımızda bir asr-ı saadet müslümanı olarak değerlendiriyorlar. Kuran’dan ve hadisten başka bir şey konuşmamış, yazmamış ve yaşamamış Bediüzzaman'a göre ‘toplumsal hayatı’ anlatmak için evvela Bediüzzamanın durduğu yeri iyice seyretmemiz gerekiyor. ‘Muhataplarımız zalim Avrupa kafirleri, Kuran’la muarazaya kalkışan Avrupa felsefesi ve insanlığı maddi bir oyuncak seviyesine indirmiş dinsiz Avrupa medeniyetidir’ diyen Bediüzzaman’ın karşısındakilerini de Said-i Nursinin aynasında seyretmemiz bizi bu asrın cehaletinden tuzağa düşmekten ve her şeyi düşmanca yaşamaktan kurtarır.

Bu noktada karşımıza tanımlar çıkıyor. Hayatı, insanı, kemiyeti, hürriyet ve demokrasiyi nasıl tanımlayacağımıza karar vermemiz gerekiyor. Bugün aktüel kitaplarda medyada ve bilhassa basında karşımıza çıkan Avrupai tanımlar mı yoksa Bediüzzaman’ın Kuran’dan derleyip Risaleinur Külliyatı adı altında bize sunduğu peygamberi tarifler mi?


‘DİNSİZ FELSEFEDEN HAYAT BEKLENMEZ’

Bir yaratıcıya inanmayan dinsiz felsefenin her şey kendisine sahiptir, hakimdir ve insana haşa yaratıcılık vasfını takan safsatalar tariflerinden sonra onun insana nasıl bir hayat hazırladığını düşünebiliriz. İnsanı biyolojik yapısından dolayı hayvanla eşitleyen bir düşüncenin hangi hürriyet anlayışının peşinden koştuğunu günümüzdeki Avrupa merkezlerine veya oraları örnek alan bazı şehirlerimizin meydanlarına göz attığımızda çok iyi anlıyoruz.

Kuran’ı ve semavi kitaplara isyan etmiş dinsiz Avrupa felsefesinin meyveleri olan 1789 Fransız ve 1917 bolşevik ihtilalini takip eden yüzlerce ihtilalde katledilen milyonlarca insan, yakın çağımızın feryad, ızdırap kan ve gözyaşı dolu zamanlarının kime borçlu olduğunu fevkalade gösteriyor.


‘BEDİÜZZAMAN, TARİFLERİNİ KURAN’DAN ALIYOR’

İnsanlar sanatlarıyla, ürettikleriyle ve imkanlarıyla karşılıklı olarak birbirlerinin ihtiyaçlarına yardımcı olup, en medeni ve en güzel hayatı yaşayabilirler. Sosyal hayat işte burada devreye giriyor. Duygularını Kur'ani sınırlarda işletmeyenlerin toplumu kaos ve çatışmaya sürüklememesi için burada İslamiyet, Kuran ve Kuranı bize hayatiyle tarif eden sevgililer sevgilisi Efendimiz devreye giriyor. Toplumu çatışmaya götürmeksizin barışta yaşatan, insanı sıkıntıya sokacak fizyolojik ve psikolojik hastalıkları önden engelleyen Peygamberin metodu yakın çağ ve ahirzaman diliminde bize ders veren Bediüzzaman Hazretlerinin Kur'ani hürriyet tarifini ıskalayanlar, gördüğünüz gibi bugün hayvanlık derelerine yuvarlanıyorlar. İnsani değerler ile ‘hayvan haklarını’ birbirinden ayıramayan zavallı ‘kaba materyalizmin’ insanlığı düçar ettiği felaketlerin yansımalarını Avrupa'nın önemli merkezlerinde müşahede edebiliyoruz.

İnsanları hukuk cihetiyle din, ırk, milliyet ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın eşit sayan ve bu yüce hukukun pratiğini tam 23 sene boyunca icra eden peygamberimiz hem hürriyetlerin ve hem de barış içinde birlikte yaşamayı tesis edenlerin önder ve pişdarıdır. Onu aynen takip eden asr-ı saadeti yani tam 30 seneyi dikkatlice izleyenler, torunlarından İmam Hasan’ın barış ve demokrasiyi, İmam Hüseyin'in ise hürriyeti bayraklaştırdıklarını göreceklerdir.


‘DEMOKRASİ DÜNYAYA İSLAM’LA GELDİ’

Demokrasiye gelirsek, ismine bakmayınız bu kelimenin. Kadim yunandaki demokrasi hikâyesini gün yüzüne çıkaranların da Müslümanlar olduğunu bir daha belirtelim burada. Menkıbe gibi dillerde dolaşan eski Atina'daki demokrasiyi bırakıp hakiki demokrasiye veya İslami demokrasiye bakmamız gerekiyor. Bildiğiniz üzere Atina demokrasisi yalnızca bir menkıbeydi. Medine Sözleşmesi yaşanmış bir hakikat ve belgeli bir senettir. Modern dünya Endülüs'ün talebesi MagnaCarta'dan dolayı İngiltere'yi demokrasinin beşiği olarak bize dikte ediyor. Medinetün Nebi sözleşmesi ve daha sonraki veda hutbesini inceleyenler, İslam'ın Avrupa'dan tam 634 sene önce demokrasi manifestolarını ilan ettiklerini göreceklerdir.

Evvela kavram kargaşasının bizi düşürdüğü tuzağa işaret edelim. Bediüzzaman, İslam demokrasisini ‘meşrutiyet-i meşrua’ olarak adlandırıyor. Kendisi meşrutiyetin pişdarı olduğu halde 31 Mart'ta irtica ile yargılanırken mahkeme heyetine söylediklerine tekrar kulak vermek istiyoruz: ‘Asıl şeriatın meslek-i hakikisi, hakikat-ı meşrutiyet-i meşruadır. Meşrutiyeti delail-i şer’iyye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidi ve hilaf-ı şeriat kabul etmedim ve ulema ve şeriatı, Avrupa'nın zünun-u fasidanesinden iktidarıma göre kurtarmaya çalıştığımdan cinayet ettim.’ Demokrasiyi İslam'a ters zannedenleri de ikaz ediyor: ‘Fikrimce meşrutiyetin düşmanı, meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilaf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. Tebeddül-ü esma ile hakikat tebeddül etmez.’                 

Bize göre hilafet veya İslam demokrasisine dayalı devlet biçimi hazreti Hasan ile sona ermiştir. İdareyi saltanata dönüştürenleri ve halkı tenvir ve irşada çıkan İmam Hüseyin tam bir hürriyet fedaisidir.

1907’den önce Saidi Nursi hazretleri İstanbul'a gelirken ‘Kemalin rüyasıyla uyandığını’ ifade edecektir. Kendisinden önceki hürriyetçilerin tutuşturdukları meşaleyi eski Said veya birinci Said dediği coşkun ve fırtınalı İstanbul yıllarında ülkenin en yüksek yerinde dalgalandıracaktır. Bediüzzaman'ın hürriyet kahramanları şehid Enver paşa ve şehid Resneli Niyazi'nin arasında yer aldığını bilemeyen siyaset tarihçilerimiz ve politikacılarımız elbette doğru demokrasiyi öğrenemeyecekler. Saidi Nursi'nin 23 Temmuz hürriyetinin ilanında İstanbul Beyazıt meydanında ve üç gün sonra Selanik hürriyet meydanında irad ettiği nutuk, modern demokrasin bir defa gördüğü ve bir daha görmesi şüpheli olduğu manifestodur.


‘DEMOKRASİDE OSMANLI’DAN GERİDEYİZ’

Günümüz Türkiye demokrasisinin birçok cihetle Osmanlı’daki demokrasiden geri olduğunu bilmemiz gerekiyor. Dinsiz Avrupa'nın maddi güç ile dünyaya dikte etmeye çalıştığı demokrasinin ayıplı, topal, hukuk kırıcı ve insani değerleri hırpalayıcı olduğunu araştırmacılar söylüyorlar. İnsani meleklik derecesinden kelbiyet derecesine indiren bir demokrasinin insaniyetçe yeniden yeniye sorgulanması gerekiyor.

Osmanlı demokrasisinin İslami ahlak ve değerlerle çürüme ve bozulmaktan kurtarmaya çalışan Bediüzzaman, ‘İnsaniyeti Kübra olarak’ nitelediği İslam'ın Osmanlı’daki farklı kimliklerin hukuklarını muhafaza edeceğine işaret ediyor.


‘KAYBOLAN DEMOKRASİYİ ARIYORUZ’

12 Eylül 1980’de doğanlar 33 yaşını bitirip 34’e giriyorlar. Türk milletinin yaşadığı ve neticeleri itibarıyla yaşamaya devam ettiği bu büyük felaket maalesef ne tarihçilerimiz, ne siyasetçilerimiz ve ne de sanatçılarımız gündeme getirmiyorlar.

Yaşı 45’in altındakiler Türk milletine yaşatılmış bu cinayeti bilmiyor. Zalim Avrupa'nın tetikçiliğini yapan generaller, Kemalist ilericiler ve kalemini vicdanıyla birlikte satmış gazetecilerin ortak girişimi olan ihtilalin ürünlerini fukaralık, düşmanlık, iç çatışma ve dışarıda dilencilik olarak yaşıyoruz bugün. Kemalistlerden korkan dindarlarımızın yanaşamadığı demokrasiye yine zalim Avrupalılar türlü hafta veya günlük oyun ve senaryolarıyla bu milleti ilanihaye aldatamayacağını önümüzdeki zamanlar gösterecektir.”






Kaynak: www.corumhakimiyet.net

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0 Yorum)
Yorum Sıralaması:



Anasayfa Kategoriler YOUTUBE
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !
Yeni Slow Radyo