15 Mart 1934

Bir gün çınarı keserlerken başında dikilip bakan cemaatle evkaf müdürüne seslenip; “niçin bu tarihi ağacı kesiyorsun?” dedim. “Şu kocamış, köhne, içi oyulmuş, yalnız kabuk kalmış, çürük ağaç mı tarih oluyor? Yapılacak bahçenin manzarasını bozar. Dalları filan azalmış, hemen hemen kuruyacak” dedi. (Meral Demiryürek, Abdulkadir Ozulu: “Eşref Ertekin Günlüklerinden Bir Zamanlar Çorum” sahife 105)”

Yukarıdaki cümleler, Meral Demiryürek, Abdulkadir Ozulu’nun ortaklaşa hazırladığı ve Çorum Belediyesi Kültür Yayınları arasında neşredilen “Eşref Ertekin Günlüklerinden Bir Zamanlar Çorum” adlı kitaptan alıntı.  Eşref Ertekin, 1892 – 1979 yılları arasında yaşamış bir kültür adamı. Günlük tutmuş, yaşadığı yer ve yaşadıklarıyla ilgili sarih, akıcı, duru bir Türkçe ile yazılar yazmış. Kitabı okuduğunuz zaman o günlerin Çorum’u, o günlerin yaşamı gözlerinizin önüne geliveriyor.

Yukarıdaki cümlelerle günlüğe aktarılan hadisenin üzerinden 84 yıl geçti. İlginçtir, hadise hala cereyan ediyor gibi. Sanki hala, bir evkaf memuru, “şu kocamış, köhne, içi oyulmuş” dediği çınarı kesiyor, o koca çınar kesilirken biri çıkıp “niçin bu tarihi ağacı kesiyorsun” diye serzenişte bulunuyor, diğerleri ise hadisenin seyrinde. Dünya aynı dünya… İnsanın kullandığı eşya, nesneler, olaylar, failler ve filler değişse de hayat aynı hayat; Adem’den beri…

Hala ve hep, letafete sahip bir ruh taşımayanlar rahatsız edici bir özgüvenle; -kocadığına, köhneleştiğine-yek-başına karar verdiği çınarı yahut başka bir nebatı kesmeye devam ediyor ve edecektir. Ancak cevapsız kalacağını ile bile “niçin bu tarihi ağacı kesiyorsun” sorunu soranlar, kaderin insanlar arasına serpiştirdiği nimetler olarak yaşayacaktır. Tabi seyredenler de…

Zamanında Eşref Ertekin “niçin” sorusuyla engel olmaya çalıştığı şeyi iyi okumak gerekiyor. Ertekin belki yüksek bir bilinçle “çınarın niçin kesildiğini” sormadı. Orası bize gayb. Ama sembolik önemi haiz “niçin” sorusunun harflerinin darmadağın edildiği bir çağda, harfleri bir araya toplayan insan, şükür ki eksik olmuyor. Abdulkadir Ozulu Hoca da o eksik olmayan, olmaması icap eden insanlardan bir insan teki. Gördüğüm, bildiğim kadarıyla melamimeşrep bir şive ile hayatını tamam etti. Hoca’mızın Melamilikle alakası var mıdır hep merak ederdim. Vefatından nice bir zaman önce sormuştum kendisine Melamilikle ilgili düşüncelerini…“Sen, ben, bizim oğlan” demişti beni ve kendisini kast ederek. Üçüncüsüyle kimi kast ettiğini sorduğumda ise sadece gülümsedi… Hocamın kastına ne kadar sevindiğimi izah edemem..

Abdulkadir Hoca, yaşadığı yerin ve zamanın kıymetinin farkında olan ve bunun da farkında olunması gerektiğini söyleyen bir insandı. Bu üstün insanların değil “üst insanların” harcıalemi. Yaşadığı yerle birlikte, yaşayanların kıymetini ve onların hayatlarının kıymetini de bilen bir insan olarak hatıramda duracak hep. Hocanın gıpta edilecek bir titizliği vardı. Titizliğin insanı rahatsız eden bir yanı da vardır. Ama Abdulkadir Hoca’nın titizliği rahatsız edici türden değil aksine özendiren, öykündüren biraz da insana çekidüzen veren bir titizlikti.

Eylediği ve söylediğine gösterdiği özenin, Ozulu Hoca’ya bahşedilmiş bir erdem olduğunu düşünüyorum. Alınyaz(g)ısına göre bahşedilmiş bir erdem. Eyleyip – söyledikleriyle kipe kip gelen bu mizacın azlığı malum. Abdulkadir Hoca, bu az mizacın çok taşıyıcısı idi. İnsan böyle bir mizaçla karşılaşınca saygısı, hürmeti besleniyor. O, kendisiyle sessiz de kalsanız, o sessizliği bir öğreti seansına dönüştürüyordu. Ya da sessizlik bile kendiliğinden öğretici bir hüviyet kazanıyordu. Bunun neden böyle olduğunu düşündüğümde, tek kelimelik bir cevap bulmuştum: Özen…

Ekseriyetle büyüklerin tutulduğu, esatire efsun katarak herkese duyurma merakından uzak durması Hoca’nın derinliğine işaret diye düşünüyorum. Zira memleketimizde “tecrübe” denilen şeyi dilde bir temrine dönüştürmek pek moda. Hele ki bizim gibi tarihin eteğine yapışılarak, yaşam alanı açılan bir toplumda bundan beri kalmak sahiden takdire şayan bir tercih.

Çorum’la ilgili, özellikle şehrin yakın tarihiyle ilgili, kağıda kaydedilecek kıymete değer ne varsa onun kaleminin bir köşesinden geçiyor. Çorum’un tarihine, edebiyatına, sosyolojisine hatta başka bir ifadeyle psikolojisine dair kayıtlara, “onun sayesinde ulaşabiliyoruz” desek mübalağa etmiş olmayız. Üstelik bu güzel iş(ler)i kendi köşesinde, sessiz ve sakince icra etti. Dahası Abdulkadir Hoca, kaynaklık ettiği hadiseleri, yazdıklarını, eserlerini tezvirattan arındırılmış şekliyle talibine sundu..

Abdulkadir Hoca, öğretmen olması hasebiyle binlerce öğrenci yetiştirdi. Öğrencilerinin üzerinde ziyadesiyle hakkı vardır. Burası bahs-i diğer. Ama Çorum’un ve hatta Türkiye’nin yakın tarihiyle, özellikle edebiyatıyla ilgili neşrettiği eserlerle Türkçe üzerinde de hakkı var. Az ya da çok dil’e hizmeti dokunan insanlara Allah, “deryadillilik” nasip ediyor. Abdulkadir Ozulu Hocamız, Çorum’da münzevi bir “deryadil” olarak ömrünü tamam etti.

Büyük şair, düşünce adamı Johann Wolfgang von Goethe’nin harikulade bir söz var: “Akraba ruhlar uzaktan uzağa selamlaşır”.

Rahmete gark olsun…

* Çorum Belediyesi Kültür Yayınları arasında 2018 yılında çıkan“Abdulkadir Ozulu’ya Armağan” kitabında yayımlanan yazının tanzimidir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.