Bir İnsan Teki:

Neden hep kendi acından bahsediyorsun? Acı çeken sen değilsin yalnız. Herkesin çekebileceği kadar acı var. Belki de olan tek şey acı… Ağzın açılsa, sıkıntılarından ve sıkıntının sana bıraktıklarından söz ediyorsun. Oysa yüzüne bakıldığında bir acı işaretine rastlanmıyor. Dudaklarının uçukladığı vaki değil mesela. Ya da engel oluyorsun buna özellikle. Tam kabarmaya yüz tutmuş bir dudağın kabarmasını ilaçlarla engelliyorsun. Bunu neden yapar bir insan? Güzel görünmeyi bir dudak kabartısının mı alıkoyacağını düşünür? Hadi diyelim yaralandı dudak. Hep gizler insan dudağında peyda olan yarayı. Ama gizlemek zordur onu. Elini sürekli ağzındaki yarayı gizlemeye götürsen, daha çok dikkat çeker. Ne yapacağını şaşırır insan. Sen şaşırıyor musun peki? Özellikle çekindiğin birinin yanında yaralı bir dudakla konuşmak seni neden bir şeyleri gizlemeye sevk ediyor? Ne yani? Mesela, benimle konuşuyorsun. Benden gizlemeye çalıştıkların varken seni nasıl anlayayım? Acına nasıl ortak olurum? Diline vurduğun sözün bir yara olarak da çıkabileceğini düşünmelisin. Belki senin kendi hikâyene pelesenk ettiğin sözlerden daha etkilidir dudağına vurmuş yara. “Sen” hakkında daha çabuk ve daha kestirme bir anlama ulaştırır beni. Ha bir de derim ki; “bu acısından onun”. İnandır beni acına. İnanan et. Bak, “bir dudak yarası işmiş” cümlelere döktüğün. Hem kelimeler acıtmaz ki adamı. Yazacaksan en güzelini bulmaya çalışırsın sözün, söz edeceksen konuşman güzel olsun diye, seçersin ne kadar güzel söz varsa. Kötü bulduğun bütün kelimeler, acını anlatırken bile dışarıda bıraktıklarındır. Mızmızlık bu. Ben oynamıyorum demek. Bu yünden bana acından bahsedeceğine, uçuklamış dudaklarla gel. Bana acından söz etme!!! İçindekinden söz et. “İÇ ‘İN’” ininde çek acını.


İnsanlardan Bir Teki:

Evet! İnsan en kötü halinden bile söz ederken güzel sözlerle anlatıyor bunu. Acısından bahsederken, acıya ait kelimelerin en güzellerini seçiyor. Genelde yaratıcıya, içinde bulunulan haller arz edilir. Ve hiçte iç açıcı değildir bu haller. Hep bir şeylerin değişmesine yönelik kader beklenir, çoğu zaman. Bunun içinde var gücüyle güzel sözler etmeye çalışır insan. Arkadaşını, sevdiğini, düşman bildiğini, zihnindeki bütün güzel ve tesirli sözlerle çekmeye - itmeye çalışır beşer. Fakat acı dile geldiği oranda acıdır. Yoksa içinde çekmiş durmuşsun. Sana tavrını nasıl değiştirecek ki hayat ve hayatın içindekiler. Başka yolu yok bunun. Acı, dile gelip bilinmeli. Dudağın uçuğu, sözlerden daha fazla görünür kılmıyor mu acıyı? Bu durum bir gösterişe sebep olmuyor mu? Berelenmiş bir dudağı taşıyan adamın kulakları; “hayırdır, sıkıntın mı var” sorusunu işitmez mi sıkça? Sözler inkâr edilebilir. Tersi istikamette bir kasıt olduğu da ispat edilebilir. O sebeple ben acımdan söz etmek isterim. Ya da İÇ’imdekilerden. İni olmamalı insanın. Saklısı gizlisi bilinen bir varlığın neden İÇ bir İNİ olsun?


Bir İnsan Teki: 

Hayır! Bir içi olması gereken varlığın neden içini saklayabileceği bir ‘İN’i olmasın? Olmalı da. İnsan saklısı ve gizlisi bilinebilen bir şey değildir ki. Hatta açığa vurdukları bile çoğu kere muhaldir. Her şeye dair bir şeyler saklayabileceği ve her şeye ait bir şey biriktirdiği kuyusu olmalı insanın. Zaman zaman çekilmeli o kuyuya. Hatta atmalı bazen kendini. Nitekim çağ ne birilerini kuyuya atmaktan, ne de kuyuya atılmış birilerini çıkarmaktan yanadır. Böyle bir tasası yok yaşamın. Senin acıların için büyük çözümler üretme gibi bir derdi de yok hayatın. O sebeple, bütün bu işlerle uğraşmak senin derdin olmalı. Acı, çekilen ve çekilmeye devam edilecek bir şey. Hep anlatıldı acı. Kiminin acısı tarih oldu mesela. Kimininki müverrih oldu. Fakat bu sözler kişi başına düşen hangi acıyı azalttı. Aksine çoğalttı belki. Çünkü var olmanın tehlikelerini ancak acılarının çokluğuyla tüketebileceğine inandırdı insan kendini. Hep güçsüzlüğünü acısının üstüne yıktı insan. Korkaklığını bastırma tarzı oldu acı. “İç”in fesatlığı hesaba katılmaksızın söylendi durdu acılar. Oysa İÇ’ teki acı çekmez. Müthiş bir haz kaynağıdır İÇ. Bedenin aldığı hazlarla zihnin aldığı hazlar kıyaslandığında fark dağlar kadardır. İÇ’ imiz hep haz’a ayarlıdır ve bu hazzın çok azını beden hisseder. Bu durumda ben senden ve insanların “bir tek”lerinden acılarını kelimeleştirmelerini istemiyorum. Kolaylık bu. Feryat değil hiç biri öyle anlaşılsa da. Feryat denilen şey kelimeleşmedi henüz. Sadece seslerden ibaret şimdilik. Çıkarılan seslere böyle bir isim takmış insanoğlu. Mesele içimizdekinden ziyade iç İN’ imizde neler olduğu... Burada acı varsa, orada büyük şeyler vardır. Büyük düşler… Büyük düşünceler… Beti benzi atmalı insanın o inden çıktığında. Yüzdeki renk değişimi insanlardan “bir tek”lerinin teker teker anlayacağı bir şeydir. Sözsüz, harfsiz, hecesiz, kelimesiz, cümlesiz… Dudağın bu yüzden uçuklamalı işte. Söyletmemeli acın seni. Seyrettirmeli, susturmalı, soldurmalı, sordurmalı, uçuklatmalı dudaklarını ki: “iç İN’in kendi karanlığından içine doğru ışıtsın seni. 


İnsanlardan Bir Teki:

Haklısın.






Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner182

banner110