“insan yaşadığı yere benzer” (edip cansever)

edip cansever, ‘mendilimde kan sesleri’ şiirinde insanın yaşadığı yere benzediğini öyle güzel anlatır ki…;

insan yaşadığı yere benzer

o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer 

suyunda yüzen balığa 

toprağını iten çiçeğe 

dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine…

özellikle filozofların, insan ve mekan arasında poetik ve politik sırra dair ciddi tezleri vardır. insan ve mekan üzerine kafa yoran filozoflardan biri de ibn-i haldun. edip cansever’in “insan yaşadığı yere benzer” mısraını daha felsefi bir hüviyetle ibn-i haldun’un dile getirdiği söylenir: “coğrafya kaderdir”. bu sözden asgari miktarda anlayacağımız ilk anlam; iklimlerin, floranın, suların, dağların, sıcağın, soğuğun, cadde ve sokağın kısaca insanın içinde olduğu her şeyin alınyazısına kelimeler düşürdüğüdür. ve gayet sahih bir sözdür.

söz, son yıllarda sadece jeopolitik ve jeostratejik konumun önemini anlatmak için kullanılan bir irtifaya çekildi. ve olur olmaz yerde rastladığımız bir kelam-ı kibar düzeyine indirgendi. sloganların çarpıştığı bir çağda birçok hakikat gibi bu söz de politik tasarımların sloganına dönüştürüldü.

saatlerce, günlerce; cilt cilt eserlerce izah edilmesi gereken meseleleri birkaç kelimeyle izah eden ‘coğrafya kaderdir’ yahut ‘insan yaşadığı yere benzer’ sözlerindeki sırların eritilerek kuru bir söze dönüştürülmesindeki murat, meraka değer bir konu.

-ideoloji, din, felsefi yönelim- insana istikamet belirleyen yeni akımların tümünün nüvesinde ‘insanı yaşadığı yere benzemekten kurtarmak’!!! var gibi geliyor bana. yeniakımlar, yaşadığı yere benzemekten alıkonulmuş bir insanın daha kolay ve yeniden programlanabileceğini düşünüyor olsa gerek. yahut daha genel ifadeyle “benzemek’ten” arınmış bir insan tipi hedefleniyor. her şart ve koşulda ‘özgünlüğe’ çağrılan bir insan var artık. üstelik bu çağrı yankı da uyandırıyor. ve insanoğlu, özgünlüğe çağıran tüm seslere kulak kabartıyor. dört bir yandan aynı şeyi yememek, aynı şeyi giymemek, aynı şeyi düşünmemek üzerine epik övgüler işitiyoruz.

insanın önce tahayyülünde ve imgesinde, sonra düşüncesinde, sonra da yaşamında yaratılan ‘boşluklar’, mekan edindiğimiz coğrafyanın taşı, toprağıyla dolmuyor. sürekli eksik kalma hissini, sürekli tamamlanma hissini, sürekli yenilenme hissini harlayan bir hayat var elimizin altında. insan vicdanını ne olduğunu kendisinin de bilmediği ‘öze dönüş’ çağrılarıyla ve “erdemi, ahlakı, hassasiyeti, edebi kaybettik” sızlanmalarıyla besliyor. eksik sayımıyla beslendiği ve yeşertildiği düşünülen insanıniçi’nin sentetik huzuru, en ufak bir rüzgarda toz gibi dağılıyor.

yaşadığı yere benzemeyi hor ve hakir görenler epik övgüler ve lirik sızlanmalar eşliğinde kaybettiklerini –erdem, ahlak, iffet, hassasiyetler, saygı, seciye, ülkü vs- sayıyor. ve aynı şekilde bunların yeniden bulunması gerektiğini vaaz ediyor. oysa insanın gözünü, elini, dilini, ciğerlerini kaybetmesi nasıl mümkün değilse bu değerleri de kaybetmek mümkün değildir. bunların kaybı ancak bir yarım kalış yahut ölümdür. hasılı insanın coğrafyasına benzemesi eksiklik değil aksine muhteşem bir mucizedir. ne kut, ne mut! yaşadığı yere benzeyene…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner111

banner110