Hayatımda en çok korkup sakındığım şey, aynı göğün altında yaşamaktan utandığım kendi varlığını ve aklındaki atıkları, insanlığı ve bütün coğrafyaları kurtaracak bir umut olarak gören ve dayatan tiplerle aynı cümlede buluşmak.  İnsanların ihtiyacı olan devanın, kendinde olduğunu bütün dertlerin şifasının kurduğu cümlelerin satır aralarında olduğunu, kaşıyla gözüyle imleyenlerden de sakınırım…

‘Doğru’ oturup ‘eğri’ konuşan, her taşın altına kendi egosunu saklayanlarla vicdanımın ve fikrimin örtüşmesi ise daha vahim bir durum benim için.

Dünyasında, asla yer almayacağımız insanlarla aynı önermeleri kullanmak kendi dünyamıza karşı kendi elimizle gerçekleştirilen bir saldırı.

Peygamber efendimiz, bin dört yüz yıl önce (rakamla: 1400) hangi meselenin karşısında nasıl bulunmamız gerektiğini sözüyle olmasa bile haliyle emretmişti bize. Efendimiz, kimi zaman saçlarını kestirir, kimi zaman uzatırmış. Bunun hangi zamanlara tekabül ettiğini fark edenler ise şu bilgiyi aktarıyor bize: Peygamber Efendimiz, müşrikler saçlarını uzattığı zaman kısaltıyor, onlar kısalttığı zaman da uzatıyor… Bu uygulamaya dair kati bir emri var mı bilmiyorum? Ama Efendimizin saçları konusunda hali bu... Buradan anlıyoruz ki bu saç meselesi değil. Söze, senede gerek duymadan anlatılmak istenen bir şey var burada. Öncesinden anlamakta zorlandığım, şimdilerde ise daha iyi anladığım, müthiş ahlaki eşiğin tanımı bu davranış. Dünyanın bütün etik kitapları altı çizile çizile okunsa, kolay kavranamayacak hakikati önümüze sessiz sakin bir şekilde koyuyor, Peygamber. 

Türkiye’de kendi talihini ve tarihini değiştirmek için can atanlar bu tavrı çok gerici ve gereksiz buluyorlar muhakkak. Kalplerimizi ve vicdanımızı kirletmek isteyenlerin egemenliği altında yaşamaya alışmış insanlar, kendilerine belirledikleri selametin gereğini yapıyor. Hangi ağızdan hangi gırtlaktan çıktığına bakmadan, her doğru bulduğu-bildiği- lafı alıp, tarihine kitabe olarak koyuyor. Hem de kitabe olarak…

Haşin İslamcılığıyla nam salan entelektüellerin fikriyatının külliyatını çıkarmış olsak, yazdığı on cildin dokuzu, kendi sıfatına tükürmek isteyenlerin herzeleriyle dolu. Duyduğunda yüzünü ekşittiği cümlelerin aynısıyla hayatını idame ettirmek enteresan bir kişilik bozukluğu. Akıl hastalıkları literatüründe, henüz adı yok bu durumun. Sadece tarihi ve talihi değişsin de kiminle hangi cümlede, hangi fikirde, hangi zikirde buluşulmuş bunun bir önemi yok!!!

Dimağının ve sadrının temiz kalmasına riayet eden bir kişi(lik), fikir olarak ortalığa saçılan şeylere bakmalı. O şeyleri izhar eden ağzın temizliğini esas almalı. O şeylerin doğru oluşunu değil. 

Her gün dünyanın çeşitli bölgelerinde izlediğimiz sorunların çözümü adına yapılan mütalaalara bir göz atın. Çözüm olara önümüze dayananlar kimlerden ne nereden neşet ediyor? Türkiye’nin sorunlarını hazırlayan ağızlar çözümlerini de hazırlıyor. Üstelik aynı kodlarla büyüdüğümüz, herhangi bir zaman diliminde aynı noktaya secde ettiğimiz insanlarında bu o çözümleri başımıza kakması içler acısı. 

Daha açık yazmak gerekiyor belki, o halde: 

Vatanımıza, kişiliğimize, itikadımıza dair bir mesele de düşündüklerimiz ve söylediklerimiz eğer Pensilvaydaki adamla, ABD dış işleri bakanlığı sözcüsüyle, herhangi bir İsrail yardım kuruluşu başkanıyla, bir mayısı kutsayan yeniyetme bir kadın şairle, gezici bir müminle, sevgililer gününü kutlayan bir âşıkla, cenazesinde simsiyah gözlük takan bir kadınla, örtüşüyorsa, saçlarımızı kesmeliyiz. Düşüncemiz fazla uzamıştır çünkü. Eğer onun söyledikleri bizim söylediklerimizle tam tamına denk düşmüşse saçlarımızı uzatmalıyız. Düşüncemiz kısalmıştır zira. 
Böyle bir turnusol, sadece bu adamlara münhasır değil elbette. Hemen herkese, her işittiğimize, şuurumuzun odalarına misafir ettiğimiz her düşünceye bir kıstas olarak koymalıyız. Koymak zorundayız. 

İslam aleminin başında olan zulme karşı çıkacağız diye yapılan eylemlere bir bakın, tamamen zulmedenlerin tiyatrosunu çeviriyoruz. Gavurun ekmek yeme biçimi, bizim ekmek yeme biçimimiz, su içme biçimi bizim su içme usulümüz ise korkmalıyız. 

Çağın en büyük günahı “ötekileştirmek’miş”. 24 saat ötekileştirme’nin fenalığı üstüne felsefenin dibine vuranlar, bir kezcik beri gel, beri yanaş dediğimizde nasıl gaddarlaşıyorlar. Damaklarındaki zehir harflere akıveriyor birden. İçinde bulunduğumuz çağ(ın zalimleri) kulağımıza hep güzel sözler fısıldıyor. Süslü ve çekici önermelerle bize “hı” dedirtmeye çalışıyorlar. Dudaklarının kıvrımında biriken köpüğe baksak iş bitecek. Ama o kıvrımlara bakamıyoruz bir türlü. 

Hâsılı kelam, kötükirlipis insanlar saçlarını uzattığında kazıtabiliyorsak, onlar saçlarını kazıttığında ilmek ilmek uzatabiliyorsak dergâhımıza dümdüz odun taşıyoruz demektir. Yolumuz da gözümüz de açıktır. 

Kimin ağzıyla sözleri geveliyorsun, bana onu söyle…

Avnî lakabıyla şiir yazan fatih sultan Mehmed’ şöyle demişti hem;

Tâli‘ün yüzi gülüp olmadı handân nideyin
Yüreğün derdine bulınmadı dermân nideyin
Kasduna yâr çeker hançer-i bürrân nideyin
Virisersin bu gam u mihnet ile cân nideyin
Gönül eyvay gönül vay gönül eyvay gönül





Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner182

banner110