bizim memleketin adetidir. kim olduğunu anlatmak istiyorsan, önce nefret ettiklerini sayarsın.

kime dost olduğunu ilan etmek istiyorsan, önce düşmanlarını sayarsın. nerede durduğunu beyan ve açık etmek istiyorsan, önce karşı kıyıya göre konumlanırsın. varlığını korumak istiyorsan, ortaya bir şey koymak yerine bir iki düşman bulup, sürekli onlar üzerinden varlık tazelersin. düşündüğünün yegâne hakikat olduğuna ve diğer insanları çeke çeke kendi düşüncene getirilmesi gereken varlıklar olduğuna inanmışsan, diğer düşünceleri sapık, batıl, kirli, yok edilmesi gereken şeyler olduğunu salıklarsın. kendini ve inandıklarını önemsetmek istiyorsan, diğer inanılanları önemsizleştirirsin. gittiğin yolun hakikate çıkan tek yol olduğunu izhar etmek istiyorsan, diğer yolları bozarsın, buna gücün yetmiyorsa, diğer yolların bataklığa çıktığına dair tabelalar dikersin vs… vesselam “karşıtlık” üzerinden bina edilir, kişilik… böyle sürüp gider bu adet.

felsefi yönelim ve bilinçli bir tercih olduğu sürece “diyalektiğin” gelişimi açısından, aslında çok doğru bir tercih… şöyle ki; insan şahsiyetinin yetkinliğine faydası olan cevapları, “nedir” sorusundan ziyade, “ne değildir” sorusundan alır. bizde felsefi arka plan ve şahsiyet yetkinliğine dair girişilen eylemden ziyade, kendine varlık alanı açmanın kestirme yolu olarak oturmuş bir alışkanlıktır karşıtlık. ve fena(lık)dır.

her nedense son birkaç yıldır, tasavvuf düşmanlığı başladı ahalimizde. geçmişinde “anadolu erenleri” adıyla anılan bir dönemi yaşamış olan toplumun, hatta tarihini o dönemle başlatan bir toplumun, tasavvuf düşmanlığında ve tasavvufun karşısında karar kılması kötü bir tecelli. üstelik inanç ve itikadını, “sarışın bir özgüvenle” yıkılmaz bir kaleymiş gibi görmek, yine aynı özgüvenle ahlaki sorunları tasavvufun artığı olarak değerlendirmek de pek moda. 21. yüzyılın köşesine kurulup, bacak bacak üstünde kemale erdim sayıltısıyla, tasavvufu ve kazandırdığı irfanı işe yaramaz bir malumat yığını olarak değerlendirmek hangi noktadan, ne kadar ırandığını gösteren bir işaret aynı zamanda.

özellikle fetullah gülen ve tayfasının beklen(mey)en hıyanet ve ihanetinden sonra, tasavvufa ve değerlerine karşıtlık, bir itikat sağlamlaştırma haline geldi. bünyenin kaldıramayacağı bir sekülerliğe dünden razı olanların, fetullah ve sanrılarını

tasavvufun bir parçası sanmaları ise “hikmet” denilen bütünlüğe tükürmekle eş değer. baştan söyleyelim, o adamın ne tasavvufla ne de tasavvufun öncelediği hallerle hiçbir zaman, hiçbir vakit ve hiçbir şekilde alakası olmadı. hatta tersine fetullahçılık, sufi geleneğin bütünüyle tam zıddında yer aldı. çünkü “dünyevileşme” kavramıyla kastedilen bütün olumsuz anlamları içeren bir yapıydı. irfanımızı arkadan hançerlemekle memur edilen bir bunağın hafakanlarıyla, tasavvufun yakın olduğunu sanmak başlı başına zül.

türkiye’de günümüzde kendini sufi geleneğin içinde gören “eğilimlerin”, şeyhu’l-ekber ibni arabi’yi neredeyse küfürle itham etmelerine bakılırsa fetullahtan mutasavvıf sağmak pek de yadırganacak bir durum değil.!!! (yadırganacak bir durumdan çok daha öte, berbat bir durum, bu tarafı daha derin bir değerlendirmeyi gerektiren bir nokta-i nazar) sahte şeyh, uçmaya ve uçurmaya meyyal sapık tiplerin, dinden geçinme illetine tutulmuşların efsunlu sözlerine tasavvuf nazarıyla bakmaksa diğer bela.

tasavvuf karşıtlığı veya sufi geleneğin değerlerinden kurtulmamız gerektiğini düşünmek, itikadi ve içtimai bir sağlamlığın delili sayıl(a)maz. diğer yandan bugün hasretle karşılaşmayı umduğumuz ve hala aramızda bir ünsiyet peyda eden hasletleri, bize kazandıran şeyin tasavvuf olduğunu unutmamak gerekiyor. ayrıca dünyanın, olan biten her haliyle ilgilenmeyi kendine alışkanlık edinmiş neoislamcı akımın, bütün her şeyi akla, mantığa ve sayısal değerlere vurarak izah etmesi, bunu yaparken tasavvufu karalaması, iki ergenin tartışma esnasında ötekini galebe çalma hevesinden farklı görünmüyor.

tasavvufun insanların izanını uyuşturduğu ve ruhunu öldürdüğü kanısına varanlar, henüz ortaya tahayyüllerindeki dirilişe ait bir güzellik ve eser ortaya koymadılar. hatta bırakın bir eser ortaya koymayı, herhangi bir meselede hikmet’e ve irfan’a ram olmuş bir çıkış yolu bulup, önümüze seremediler. selefi söylemin ruhsuz, gürültülü, vurdulu kırdılı teklifleri, hiç birimiz (insan) için iyi bir netice ortaya koyabilecek estetik düzeye erişemedi. modernliğin esir aldığı “tasavvufküçümseyicilere” şunu hatırlatmakta fayda var; melamet hırkasını eyninde taşıyanlara rüküş, süfli, dağınık, kılıksız nazarıyla bakarak onlara burun kıvıran ve küçümseyenler, yalnızca melanet buluciniyle ortalıkta esip gürlüyor.

hırka önemlidir. ayazdan ve kuraktan korur insanı.

efendimizin, hırkasını hiç görmediği ama çok sevdiği veysel’e bırakmasındaki hikmetin peşine düşen (bir) muvahhit olmak, zamanın popüler mücahidi olmaktan çok daha yeğdir… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner111

banner110