ne var yani eskimişse elbisesi (metin demirci’ye mektuptur)

dīde giryān sīne büryān dil hazīn ben muztarib

hicr-i mülk-i ışk muhrik gam kavî tāli’ zebun

(kelâmî)

“değerli şair, ahretlik metin abi”, merhaba. baki selam ederim.

insanın “ahretlik” kelimesiyle mektuba başlatacak kadar yakın hissettiği bir ağabeyinin olması, o ağabeyin insana dostluk telkin etmesi ne güzel nimet… bundan mahrum kalmak insanda nasıl bir eksikliğe neden olurdu kim bilir?

mektuplara başlık atılmaz, biliyorum. selam telkininden sonra yekten başlanır yazmaya. karşı taraf da kendisine yazılanın mektup olduğunu bilir. bu durum mektupların yazıldığı, zarfa sarılıp, evimizin eşiğine bırakıldığı zamanlar için geçerliydi. şimdi yazdığını zarfa sarıp, posta telefon telgrafhanelerden gönderen herhalde elin parmakları kadar bile değildir. artık mektuplarımızı kağıda - kaleme, zarfa - postanelere ve eşiklere bırakılmaya ihtiyaç duymadan gönderebiliyoruz. ben de teamülün dışına çıkıp mektuba başlık koymayı ve zaman zaman yazdığım bu köşeden sana seslenmeyi tercih ettim.

ağabey

büyük yazar -belki de şair demeliyim- fiyodor mihayloviç dostoyevsky’nin insanın sorumluluk sınırlarını tayin eden muhteşem bir sözü var. diyor ki hazret: "her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur". insanın sorumluluğuna dair afili cümleler bulmak zor değil. hele imaj çağında, sorumluluk üzerine külliyatlar yayımlanıyor. postmodern zamanlarda, insanın herkese ve her şeye dair sorumluluğu, yalnızca başarı hikayelerinin kahramanı olmak için tasarımdan ibaret. yürümeye, konuşmaya, alışverişe, ehbaplığa, abiliğe, evlatlığa, düşünceye, eyleme dahası okur – yazarlığa, birçok şeye akseden mükellefiyet bilinci eridi ve neredeyse buhar oldu. düğüne ya da karnavallara giderken ki eda, insanın iki omzuna birden astığı bayrak. şen ve şakrak; “yaşamak”.

dosteyevsky’nin kudretli cümlesinin kastettiği sorumluluğu taşıdığına çokça şahit oldum. okuduğunda, yazdığında, çizdiğinde, söylediğinde… bu yüzden sana teşekkürü de bir borç biliyorum.

buna mukabil, anlamadığını elinin tersiyle ve dudaklarıyla kakışlamaya alışmış mizacın egemenliğine rağmen yazarken, söylerken, okurken, bildiklerini paylaşırken surat asmak hakkından feragat etmen seni ne güzel bir ağabey yapıyor. üstelik surat asma hakkının en tabi hak olduğu şu zeminde…

insan değerlerini, ilişkilerini, düşüncelerini, hissikablelvukunu, edebiyata – sanata dair yazdıklarını en önemlisi de hayati pratiklerini nitelikli bir dünya tasavvurunun denetiminde yapıyorsa sahici bir sanat erbabı olabilir diye düşünüyorum. ancak böyle “insan” yahut “kul” olabilir, ins…

kıymetli şair, saygıdeğer ağabey

baba (ana) – oğul, dede (ebe) – torun arasındaki kadim çatışma -kuşak çatışmaları- gölgede kaldı. şimdi moda, insanın kendisiyle olan kansız ve bir o kadar da vahşi çatışması. şimdi moda diğer insanlara “dünyayı felaha erdiren sulh” gibi gösterilen hırpani harp. özellikle elikalem tutanlar, yazarlar, şairler -bile isteye- tahkim ettiklerinin, tahkirine maruz kalınca yüklemi “kaybettik’le” biten saçma bir savaşın gazisi gibi kuruluyorlar yeryüzüne. günümüz entelektüeli kendi müzesinde kendi kanıyla paslanmış silahları sergiliyor. lafına, sözüne ittiba edenin büyüklüğüne göre cümlelerin debisini ayarlıyor; düşünce adamları, yazarlar, şairler, fikirişçileri, fikirpatronları, fikirırgatları, malumatfuruşlar, bilgiçler, postdinalimleri, filozofartıkları.

senin yakınında da çıkınında da olmadı bu tür hesaplar. bildiğin, bilebildiğin ne varsa; güzele, iyiye, doğruya dair aklının ve kalbinin emeğiyle edindiğin ne varsa türkçe’nin duru kelimeleriyle, eşe dosta yakışacak kelamla söyledin. bölüştün. hepsi için minnettarım sana…

insan, “sadece bazıları için” aynı göğün altında yaşamaktan, memnuniyet duyuyor. diğerlerinin yok olmasını temenni eden aşağılık bir ilenme değil bu. aksine, insanın nasibine düşen güzel bir teselli...

ağabey, kıymetli şair, değerli yazar;

şairliğine ve şiirlerine, yazılarına ve yazarlığına dair cümle kurmak haddim değil. ama şu kadarını söylememe müsaade edeceğine inanıyorum. eğer dil’e kullananlarından, müntesiplerinden razı olmak hakkı verilecekse türkçe, bu güzel dil hiç kimseden olmadığı kadar senden razı olacaktır. türkçe denilen mucize şiirlerinden, yazılarından olduğu kadar şairliğin ve yazarlığından da ziyadesiyle memnundur.

değerli insan metin abi;

insanın inandıklarına, iman ettiklerine hürmetin evsafını öğrenmemde de katkın büyük. şuuruna yeni yansıyan yahut okurken, araştırırken keşfettiğin bir hakikati taşırken ki heyecanın sahiden güzel bir örnek. o sahih heyecanın hiç bitmemesini temenni ediyorum.

ne vakit kapına gelinse, önce eşikte sonra hanende güzel söz bulduk. insan birçok şeye benzer ve benzetilebilir. ben de bazı insanları söğüt gölgesine, bazılarını ceviz gölgesine, bazılarını güneşin önüne gerilmiş bulut gölgesine benzetirim. malum, ceviz gölgesi insana pek iyi gelmez. bulut gölgesi de kasvet salar insanın üstüne. ama söğüt gölgesi öteden beri ferahlığın sembolüdür. sen de bir söğüt gölgesisin, benim için. ferah, sakin ve kendinden emin.

kurallarıyla, bildikleriyle, düşündükleriyle, yazdıklarıyla yahut bunların tersiyle insanı daraltan ve ablukaya almak isteyen bir şair olmadın hiç. yazın dünyasında az yahut çok yer edinmiş insanların kaleminden damlayan kasvet, sana fizan kadar uzak oldu. evinde, eşiğinde dahası gönlünde insanı eğip büken bir taassup barınmadı.

ağabey;

senle tanış olmaktan, ehbap olmak ne mut ne kut… hepsi için binlerce teşekkür ediyorum. daha nice şeyler öğreneceğiz senden. uzun, halis bir ömür temenni ediyorum. esenlikler diliyorum. (arıcılık konusunda öğrettiklerin için ise teşekkür kifayet etmeyecek)

bâkî muhabbet…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner110