Gerçekten dağ fare mi doğurdu?

Habercim19 köşe yazarı Bülent Gökgöz, Demokratikleşme Paketi'ni yorumladı.

Gerçekten dağ fare mi doğurdu?

Habercim19 köşe yazarı Bülent Gökgöz, Demokratikleşme Paketi'ni yorumladı.

19 Ekim 2013 Cumartesi 16:50
Gerçekten dağ fare mi doğurdu?
banner332

Özgür Der Çorum Şube Başkanı 
Habercim19 köşe yazarı Bülent Gökgöz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bir süre önce açıkladığı 'Demokratikleşme Paketi'ni farklı bir pencereden yorumladı.

Pakete  karşı çıkanların söylemlerini ayrı ayrı ele alan Gökgöz, şekilden çok içeriği irdelediği yazısının sonuç bölümünde, "Hülasa, hükümetin attığı adımların Cumhuriyetin açtığı yaraların sarılmasına yönelik adımlar olduğunu belirtmek mümkün. Doğrusu paketin içeriğinin değil, pakete yönelik tutarsız eleştirilerin boş olduğunu vurgulamak gerekir.

Paketin değersizleştirilme söylemlerine karşı fıtri hakların yeniden elde edilebilmesi çabaları olumlanmalı ve vicdanları kanatan dayatmaların son bulması için de adımların daha ileriye atılması sağlanmalıdır." İfadelerine yer verdi.

İşte o yazı;

"Başbakan Erdoğan'ın 30 Eylül'de açıkladığı paket içeriği ile ilgili tartışmalar sürüp gidiyor. Bir süre daha üzerinde fırtınalar koparılmaya da devam edeceğe benziyor. Kemalist statükonun onlarca yıldır semboller üzerinden sürdürdüğü batılılaşmacı/modernleşmeci ideolojik tahakkümün kimi şerh ve kısıtlamalarla da olsa geriletilmesi önemli bir adımı ifade ediyor. Bundan dolayı statüko yanlısı Türk ve Kürt ulusalcıları ile beraber liberal ve sol/sosyalistler farklı zaviyelerden eleştiri yağmuruna tutarak değersizleştirmeye çabaladılar. Paketin içeriğinde yer alan maddeleri kapsayan bir yazım konusu elbette bu makalenin sınırlarını aşar. Ancak değersizleştirme itham ve iftiralarını kesimler üzerinden bazı örneklerle ele almakta fayda var. 

CHP-Sol/Sosyalist-ulusalcı kesimler ile bazı Alevi örgütlerden daha çok "AKP'nin seçim paketi", "Dağ fare bile doğurmadı"' sesleri yükselirken, MHP çevresinden de 'yıkım paketi', "PKK'ya hediye paketi" benzeri tonlarda itirazlar yükseldi. Oysa aynı paket BDP tarafından da"içi boş bir kabak"a benzetilerek tıkandığı öne sürülen çözüm sürecine sadra şifa olmayacağının altı çizildi. Peki, paket hangisi idi? Ya da gerçekten dağ fare mi doğurmuştu?

Dikkat çeken ve altı çizilmesi gereken noktanın ise paketle ilgili söz konusu değerlendirmelerin; Cumhuriyet tarihi boyunca Anadolu toplumunun yaşadığı travma ve acıların temellendirdiği talepler çerçevesinde değil, Ak Parti karşıtlığı paydasında ve ulusalcı reflekslerin ortaklaştırdığı eleştiri/politika diliyle gerçekleştirilmesi idi. Adalet terazisinde kendilerini özgürlük, hukuka saygı ve insan haklarını savunma iddiasındaki Sol-sosyalist ve kimi liberal kesimler ise, 'demokratikleşme paketi'ni ulusalcı tavırları ile değersizleştirmeye çabalayan Türk ve Kürt ulusalcılarının statükocu kefesinde yer alarak toplumun ihtiyaç ve taleplerinden ne kadar uzak olduklarını da göstermiş oldular. 

Bir Adım Olarak Paketin Hedefi; Statükonun Ürettiği Acılarla Yüzleşmek

Paket içerisinde Anadilde eğitimin özel okullarda başlatılabilmesi, onlarca yıldır sürdürülen And dayatmasının kaldırılması, yüz binlerin mağdur edildiği başörtüsünün bazı şerhlerle serbest bırakılması, yerleşim birimlerinin eski isimlerinin iadesi imkânı, Latin alfabesinde yer alan ancak Türk ulusçuluğu kaygılarıyla cumhuriyet alfabesine alınmayan Q, W ve X harflerinin kullanımının sağlanması, farklı dil ve lehçelerde teşkilatlanma imkânı, ayrımcılık ve nefret suçlarının düzenlenmesi, partilere yönelik seçim sistemi önerileri ve hazine yardımı, Nevşehir Üniversitesinin Hacı Bektaşi Üniversitesi ile değiştirilmesi ve Mor Gabriel Manastırı(Deyru'l Umur) arazilerinin hak sahiplerine iadesi gibi adımlar yer aldı.

Paket içeriği, onlarca yıldır her kesimden mağdur edilmiş toplulukların yaralarını sarmaya namzet adımlar. Cumhuriyet tarihi ve onlarca yıldır egemenlik iddiasındaki kadroların katı uygulamaları hatırlandığında atılan adımların hiç de hafifsenemeyecek decerede önemli olduğu görülebilir. Diğer taraftan paketin yetersizliğine ilişkin özeleştiri hakkı; ancak tedricilik, statükonun direnci, toplumsal taleplerin zayıflığı ve tutarlılık ekseninde saklıdır. Yani pakete ilişkin eleştiriler yapıcı ve daha ileriyi işaret eden bir tutarlılıkla yapıldığı sürece değerli olabilir.

Misal olarak manastır arazilerinin iadesi, gasp edilmiş hakların iadesi açısından vicdanlarda yeniden adaletin yeşermesi açısından küçük lakin önemlidir. Cumhuriyetin kuruluşu ile beraber el konulan başta Müslümanların sayısız vakıf arazileri, camiler, medreseler ve mülklerinin iadesi ile ilgili düzenleme olmayışı bir eksiklik ancak paketteki adım ileriye dönük umutları da beslemekte. Bu noktada özellikle İslami hassasiyete sahip kesimlerin duyarsızlığı ve pasifliği ise özleştiri konusudur.

Cumhuriyet Politikaları Eleştirilmeden Daha İyiye/İleriye İşaret Edilebilir mi?

Tutarlılık, hem İslami hem de insani bir erdem olarak hangi düşünce sistemine tabi olursanız olun siyasetten ibadete hayatın tüm alanlarında taşınması gereken hasletlerden. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının imza attığı ve yasalarla, darbelerle toplumu zabt-u rapt altına aldığı uygulamalar görmezden gelinerek veya tavır alınmayarak, bugün atılan adımların yetersizliğini/samimiyetini eleştirmek haksızlıktır, tutarsızlıktır. 

Misal olarak Alevi toplulukların hakları bağlamında gündeme taşınan cem evleri statüsünün sağlıklı tartışılıp sonuca varılabilmesi için tekke ve zaviye kanununa itiraz edilmesi gerekmez mi? Yaşam tarzına müdahale edildiğini iddia edenler halen yürürlükte olan şapka kanununa itiraz ediyorlar mı? Veya yaşam tarzını dillendirenler 28 Şubattan beri devam eden başörtüsü yasağına karşı hangi tutumda oldular? Başbakanın Dersim için özür dilemesi, Cumhuriyetin işlediği trajik Dersim katliamı emrini verenleri sorgulattırması gerekmez mi? 

Zorunlu iskân politikalarından dolayı yurtlarından sürülen, göç etmek zorunda bırakılan ve yerleşim birimlerinin isimlerini inanç-kültürleriyle bağlarını koparıp unutturmak amacıyla değiştirilip asimilasyona tabi tutulan on binlerin; Dersim'in yeniden adına kavuşabilecek olmasını imkân görüp Cumhuriyet dayatmalarını sorgulamaları gerekmez mi?

Ümmetten Ulusa Doğru Cumhuriyetin Dil Politikaları

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde gerçekleştirilen alfabe ve dil değişikliğinin, devasa bir dil mühendisliği girişiminin ürünü olduğunu söylemek mümkün. Cumhuriyet bir yandan Batıya ait takvim ve diğer reformların kabulü ile yeni ve seküler/laik bir başlangıç için gerekli bilinç durumunu inşa etmeye çalıştı. Öte yandan dille yapılan örgün eğitim yoluyla toplumu yeniden biçimlendirerek Batı medeniyetinin yoluna sokabileceği ve en önemli iki tehdit olarak gördüğü İslami ve etnik aidiyetlerin kültürel köklerini tasfiye edebileceğine inandı.

Cumhuriyet'in erken dönemindeki dil ve kültür politikaları, bir yandan Batılılaşmanın gereği olarak sunulan köklü zihniyet değişiminin, diğer yandan ulusal birlik ve bütünlük kaygılarının etkisi altında şekillendi. Kemalist dil politikalarının hem sözcük, hem de kavram itibariyle Türkçeyi 'mazi'den temizleme çabaları, gerçekleştirilen diğer devrimlere destek anlamını da taşıyordu. Sonuçta öyle bir dil üretilmeliydi ki, bu dil hem Türk ulusunu diğer Müslüman dindaşlarından olabildiğince farklılaştırmalı, hem de Batı medeniyetinin seküler düşünce ve duygularını tamamen karşılamalıydı. Misal olarak Osmanlı toplumunda kaza ve kaderkavramlarının yerine talih ve şans kelimeleri yerleştirilerek, dini literatürün belirleyici olduğu zihin dünyası seküler/din dışı kavramların egemenliğine sunuluyordu.


Dilin 'yabancı unsurlar'dan arındırılması girişimi hemen tüm ulusçulukların temel politikalarından birisi olmuştur. Ancak, Cumhuriyet döneminde daha çok sözcükler üzerinde yoğunlaşan dil politikaları, ulusçu amaçlar yanında Batılı değerlerin içselleştirilmesini de hedeflemişti.

Cumhuriyet döneminde dil ile din/dünya görüşü arasındaki etkileşimin kavramların 'dünyevileştirilmesi'yle sağlama çabası, Osmanlı-İslam geçmişini bir 'öteki' imgesi olarak daha da belirginleştirmiştir. Dolayısıyla Osmanlıcayı atıp salt Türkçeye geçmekle bir dilden ötekine geçilmiş olmakla kalmayıp, bir anlayışı atıp öteki anlayışa geçilmiş de olacaktı. Mahmud Esat Bozkurt'un ifadesiyle 'Türk'ten başka unsurların kuvvetlenmesine yarayan ve 'Türk'ü sömüren en önemli güç olan "Bizanslaşan saltanatın, vatansız ve milliyetsiz hilafetin" bütün izleriyle toplumun belleğinden silinmesi gerekiyordu.

Soyut ve politik bir temele dayanan modern 'ulus' kurgusunun, dil politikaları ile desteklenmesi ve daha somut bir ulus inşası gerçekleştirilmeliydi. Ulusçu otorite tarafından tanımlanan vatandaşlık/yurttaşlık bağları, kurumsal hale getirilmeye çalışılarak bu siyasal projenin tek başına yetersizliği giderilmeye çalışıldı. Bu sebepten dil ve din politikaları ile ulusal aidiyet güçlendirilmeye çalışmıştı.

Klavyedeki Değil, Toplumsal Hafızadaki Üç Harf

Yeni alfabe, ulus kaygılarla hazırlanırken Q,W ve X harfleri dışarıda bırakıldı. Çünkü bu harfler Arapça, Farsça, Kürtçe gibi dillerdeki kelimelerin Türkçede kalması anlamına geliyordu ki bu kabul edilemezdi. Kurgulanmış sanal 'ulus' için bu diller ve onların taşıyabileceği kelimelerin anlam dünyaları ayrıştırıcı, çözücü olabilirdi. Yeni alfabe hazırlanırken Arap alfabesindeki Kafharfinin Q harfi ile karşılanması Maarif Vekâleti'nin oluşturduğu Dil Komisyonu'nda tartışılmıştı. Kazım Özalp ben adımı nasıl yazacağım diye kaygılanıyordu. Çünkü Kazım Arapça bir kelime idi ve ancak Qazım şeklinde yazıldığında gerçek anlamını taşıyabilirdi. Mustafa Kemal'in mesai arkadaşı Falih Rıfkı'nın, birçok Arapça sözcüğün Türkçeleşmekten alıkonulacağı itirazıyla ebedi şef üç harfin yeni alfabeye girmesini engelledi.

Yeni alfabe Arapça-Farsça kökenli sözcüklerin telaffuzuna önemli bir sınırlama da getiriyordu. Arapça-Farsça kökenli sözcüklerin telaffuzuna getirilen bu kısıtlama, komisyonun bilinçli politikasıydı. Amaç Türkçedeki yabancı kelimeleri kökenlerinden koparıp Türkçeleştirmekti. Dolayısıyla bu, yeni alfabenin kusuru değil, başarısının kanıtı olarak kabul edilmiş idi. Bugün dinimizin temel kaynağı olan kitabımızı Kur'an şeklinde yazmak durumunda kaldık, oysa doğrusu Qur'an idi. 

Dilde sadeleştirme ve tasfiye hareketi, Öz Türkçe kelimelerin üretilmesi, Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezleri, Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyaları, Türkçe Dışındaki Dillerin Yasaklanması, Harf Değişikliği ve Latin Alfabesinin Uyarlanması, Türkçe ibadet ve ibadet dilinin Türkçeleştirilerek ulusallaştırılması, Ezan ve hutbelerin Türkçeleştirilmesi, Soyadı Kanunu'nda Öz Türkçe kelimelerin kullanılması zorunluluğu, yer adlarının değiştirilmesi, Ticaret Kanunu'nda ve resmi işlerde Türkçenin zorunlu kılınması, eğitimde zorunluluk ve Türkçe dili, İskân Kanunu gibi sayılabilecek sayısız uygulamalar; kendini büyük ölçüde 'ümmet' aidiyeti ile tanımlayan Anadolu toplumunu 'ulus' paydasına mecbur etti.

Hülasa, hükümetin attığı adımların Cumhuriyetin açtığı yaraların sarılmasına yönelik adımlar olduğunu belirtmek mümkün. Doğrusu paketin içeriğinin değil, pakete yönelik tutarsız eleştirilerin boş olduğunu vurgulamak gerekir.

Paketin değersizleştirilme söylemlerine karşı fıtri hakların yeniden elde edilebilmesi çabaları olumlanmalı ve vicdanları kanatan dayatmaların son bulması için de adımların daha ileriye atılması sağlanmalıdır.





Son Güncelleme: 19.10.2013 21:37
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner316