Soyadını, Mehmet Akif Ersoy’un zorunlu sürgün yıllarında Mısır’da arkadaşlığını yaptığı dedesi İhsan Efendi’den alan ve Ak Parti tarafından aday gösterildiği İslam İşbirliği Teşkilatı Başkanlığı’nda, yıllarca teşkilatın ana finansörü Suudi kralının temsilcisi gibi duran,  etkisiz eleman Ekmeleddin İhsanoğlu’nun çatı adaylığı kimin işidir?

Ya da şöyle soralım: Kılıçdaroğlu’nu, CHP geleneğinin gerici yuvası bir medrese olarak gördüğü Ezher mezunu, CHP ideolojisi ile yakınlığı olmak bir yana bu partinin mağdur ettiği bir ailenin çocuğu olan birisini, üstelik partisinde büyük tartışmalara neden olacağını bildiği halde cumhurbaşkanlığına aday göstermeye kim zorladı?

Cümle alem biliyor ki İhsanoğlu’nun çatı adaylığı Kılıçdaroğlu’nun fikri değil. O, partisinin varlık nedeni olan ama günden güne elinden kayıp giden vesayet görevini yapmaya çalışan, lakin nafile çabalayan, acınacak birisi. Bunda başarılı olamaması halinde nasıl bir kaset darbesiyle getirilmişse o kadar kolayca götürüleceğini adının Kemal olduğunu bildiği gibi biliyor.

Bildiği bir şey daha var ki o da, partisi içinde İhsanoğlu ismine tepki gösterip öfkeli açıklamalar yapanların, tabanın gazını almaktan başka yapabilecekleri bir şeyin olmadığı. O kadar çaresizler. Bu yüzden tepkileri umursadığı yok, nasıl olsa bir süre sonra ikna edilecekler ve eğer adaylığı kesinleşirse, İhsanoğlu’na kuzu kuzu oylarını verecekler.

Yakın siyasi tarihle az çok ilgilenen herkes bilir ki bizde Çankaya seçimleri hep sancılı olmuştur. 2007’deki Abdullah Gül’ün adaylık süreci dahil, 1960 darbesinden sonraki tüm Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde statükonun değil de, halka yakın birilerinin ismi geçtiğinde bu adayı gösteren hükümetler darbe tehditlerine maruz kalmış, adayların oylandığı sırada meclisin üzerinden uçaklar uçurulmuş, Ali Fuad Başgil gibi kimilerine de silah çekilerek adaylıktan istifa ettirilmişlerdir. 1923’te kurulan statüko önce tek parti diktasıyla, sonrasında ise darbelerle, muhtıralarla rotasından pek fazla çıkmasına izin verilmeden bugünlere kadar gelmiştir. Peki, bu durum sadece bize mahsus bir şey mi? Elbette ki hayır.

2. Dünya Savaşı sonrası fiili işgali sona erdiren batılı emperyalistler, terk ettikleri ülkelerde kendi çıkarlarının bekçiliğini sürdürecek yönetimler oluşturarak, gerçekte hiç bitmeyecek bir yeni sömürgecilik dönemi başlattılar. Kurdukları bu yeni düzenlerinin tehlikeye düştüğünü gördükleri anda çekildikleri topraklara geri dönmekte bir an bile tereddüt etmiyorlar. Geçen yıl Çad’da, Nijer’de, geçtiğimiz aylarda Orta Afrika Cumhuriyetinde yaşanan olaylarda Fransa’nın asker göndererek seçilen cumhurbaşkanlarını çekilmeye zorlamalarının nedeni, sömürgecilerin kurdukları düzenin devamı konusunda ne kadar kararlı olduklarını göstermektir.

İki yüz yıldır kutsadıkları demokrasi putunu yeme pahasına, Mısır’da seçilmiş cumhurbaşkanını deviren askerleri açıktan desteklemeleri bunun içindir. Suriye’de yüzbinlerin katlinin, milyonların yerinden yurdundan edilmesinin film gibi seyredilmesinin, günde elli altmış kişinin ölümünün artık haber değeri bile taşımamasının da nedeni budur.  Biliyorlar ki Mısır’da seçimle gelen Mursi onların adamı değildi, Suriye’de de Beşşarın yerine gelecek kişi onların adamı olmayacaktı.

Türkiye’nin güçlenmesi ve birkaç yıldır kendisine çizilen sınırların dışına çıkması, özellikle Balkanlarda ve Ortadoğu’da izlediği aktif siyaset, küresel statüko ağalarını ve onların içerideki taşeronları olan yerel statüko güçlerini fena halde rahatsız ediyor. Bir süredir işler onların planladığı gibi gitmiyor. Türkiye’deki cari düzeni korumakta başarısız olurlarsa bunun sonuçları Mısır’a da, Suriye’ye de yansıyacak, bu durum oralardaki bekçilerin de sonunu getirecektir.

10 Ağustos seçimlerinde Erdoğan’ın kendisi veya aday göstereceği kişi Çankaya yolundan çevrilemezse, etkilerinin bütün Osmanlı hinterlandında hissedileceği bir sonuçla karşı karşıya kalacaklar. Bunun için de bir araya gelmesi düşünülemeyecek kişiler, guruplar bir araya getiriliyor, eski husumetler bir kenara bırakılarak ortak düşmana karşı güç birliği yapılıyor. Kısaca, mevzu statüko ise gerisi teferruattır noktasına geliniyor.

Dindar halka sempatik gelecek, laiklerin ise pek hoşlanmasalar da Tayyip Erdoğan’a karşı razı olacakları, kavgadan, tartışmadan uzak, uluslar arası tanınırlığı olan, efendiden bir adam olarak gördükleri İhsanoğlu için tüm iç ve dış odaklar seferber olmuş durumdalar. Kılıçdaroğlu’nun buradaki rolü bunun yerel bir proje olduğuna halkı inandırmak.

Açıktan karşı çıkabilen birkaç kişinin dışında, “tek Tayyip olmasın da” diyerek boyun eğmiş görünen laik kemalistler o kadar çaresizler ki, acımak bile mümkün. Bundan yedi yıl önce kendisini Ak Parti aday gösterseydi, “Ezher mezunu bir ilahiyatçı Atatürk’ün makamına nasıl oturur” diye Abdullah Gül’den daha fazla tepki gösterecekleri adamı, “tanıdıkça seveceksiniz” diyerek alıştırmaya çalışıyorlar. Peki tutar mı?

İçeride seksen yıllık örtülü sömürgeciliğin yol açtığı tahribatların yeni yeni onarılmaya başlandığı, bu tahribatlardan en büyüğü olan Kürt sorununda çözüm sürecinin bıçak sırtında ilerlediği, dışarıda ise Somali’den Kosova’ya kadar bütün mazlum milletlerin ümitlerini bağladığı bir ülke bu kadar kritik bir eşikten geçerken, siyasetten anlamadığını kendisi söyleyen, İİT Başkanlığı döneminde Mısır darbesi karşısında utanç verici suskunluğundan başka icraatını hatırlamadığımız bir adam  Türkiye’ye cumhurbaşkanı olacak öyle mi?

30 Mart seçimlerinde oyuna gelmeyen millet, şimdi de dindar iki aday arasında tercihe zorlanarak tuzağa düşürülmeye çalışılıyor. Evet, Bizans’ta oyun bitmez ama bu millet İskandinavya’da  ya da Kanarya Adalarında yaşamadığını bilecek kadar basiretlidir. Omerkili91@Hotmail.com


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.