kur’an’da kesinkeskin, bir ayet var. (inansın-inanmasın) her insanın sevdiği kaligrafiyle, büyük puntolarla yazıp/yazdırıp evinin en muhkem köşesine asması gereken bir ayet; bakara suresinin yetmiş dördüncü ayeti.

şöyle buyruluyor ayette: “sonra, bunun arkasından kalpleriniz kasiyet bağladı (katılaştı ve karardı), öyle ki taş gibi hatta daha da katı oldu. ve gerçekten, taşlardan öyleleri vardır ki, ondan nehirler fışkırır. ve gerçekten, (taşlardan) öyleleri vardır ki, yarılır, böylece içinden su çıkar. ve mutlaka onlardan (taşlardan) öyleleri vardır ki, allah’a karşı duyduğu huşûdan yuvarlanıp aşağı düşer. ve allah yaptıklarınızdan gâfil değildir”.

ayetten anlamlar çıkarmak, ayeti tefsire kalkmak haddim değil. ayetten kimin nasibine hangi anlam(lar) akar – bırakılır, bunu kestiremem. kendi nasibime düşen öyle birkaç cümleyle ifade edilecek kadar net değil elbet. ama ayet aşağı yukarı şunları fısıldıyor sadrıma:

  • kalbini katılaştırma, kalbin katılaşmasına ve kararmasına neden olan her şeyden sakın.

- insanın kalbi bazı sıralar taştan katı olabilir. bu insana yaraşan bir şey değildir.

- hatta taşın katı olduğuna bakma. içlerinden ırmaklar akanı vardır.

- taş(lar)ın allah korkusundan yarıldığı, yuvarlandığı vakidir.

- taşın bile allah duyumsadığı huşudan yuvarlandığı, çatladığı, titrediği bir yerde insana düşen şeyler de taşın başına gelenlerle aynı istikamette olmalı.

- insan değişmeli, dönüşmeli. dünyayı bölüştüğü diğer varlıklarla, arasını hoş tutmalı.

- insan ekilmiş bir tarla gibi gün gün olmalı, olgunlaşmalı.

- bahçe sahiplerindeki gibi bir bahçeye dönüşmemeye özen göstermeli.

- kısaca, hülasa, ilanihaye, velhasıl-ı kelam: insan hayata ve hayatına, tabiata, kendine, nebata, hayvanata, inse – cinne özen göstermeli, özenli olmalı.

  • yani varlık sahasında olan biten her bir şeye hürmet gerektir…

bu ayeti aklıma getiren, ayetin dört bir köşeye asılması gerektiğine hükmettiren saikler şunlardı sevgili okur: ıhlamur ağaçları, aidiyet yoksulluğu ve yoksunluğu, özensizlik, hırs, tanrıcılık oyunu… birbirinden alakasızmış gibi gelen konular olduğuna bakmayın, ıhlamur ağaçları bile kişinin aidiyetteki edebini, özendeki hassasiyetini, hırsındaki edepsizliği, tanrıcılık oyunundaki fenalığını ortaya dökmeye yetiyor.

malum ilkyaz aylarındayız. insana sunulan nimetlerin bir çoğunun dalından toplandığı sıralar, şu sıra. kiraz, kirazını vermiş; dut, dutunu vermiş; zerdali, zerdalisini vermiş; ıhlamur ıhlamurunu dizmiş dalına... bin çeşit nimet… insanlar nimetin birazından umuyor haliyle.

vefakat. had – hudut bilmeye yanaşmayan yarıpirimat kabiloğullarının talanına da maruz kalıyor, nebatümmeti. insan denilen canavarın ilkyaz mevsimine ve nimete ettiği fenalıklarla da karşılaşıyoru(m)z, sıkça.

netleştireyim. belediye, şehrin muhtelif  noktalarında insanların dinlenmesi, çoluk – çocuğun oynaması için parklar yapmış. halihazırda da yapıyor. parklara envaı çeşit yetişmiş nebat dikmiş. diktiği ağaçlar arasında ıhlamur, dut, erik gibi meyve ağaçları var. güzel de olmuş. dikenin yapanın eline, emeğine, aklına - fikrine sağlık.

ama gelin görün ki; insaniyetten nasipsiz bırakılan veya kendisine ayrılan nasibi elinin tersiyle iten kabiloğlu tipler canım ağaçların dalını, divirciğini talan ediyor. mesela ıhlamur toplamanın inceliğini bile(m)eyen kalınruhlu, gulyabiniler, ağaçların bünyesinde kapanmaz yaralar açtılar.

ömrünün üçte ikisini tamam etmiş ve ayaklarının biri cehennemin dibine sarkmış bazı kadın – erkekler, parklardaki canım ıhlamurlara ezacefazulüm etmişler. ıhlamur ağaçlarının  etek dallarındaki ıhlamurları yaprağıyla birlikte sıyırmış ve dalları kolsuz – bacaksız insan gibi bırakmışlar. aynı şey dut ağaçları için de geçerli. zorla ulaşılan dalların her biri gövdeye birleştiği yerlerden ayrılmış. koptu kopacak vaziyette. ve aynı şey süs eriklerinin başına da gelmiş.

peki insanlar neden yediğinin ve içtiğinin membaını, özünü ve tözünü talan eder?

bu soruya tek başına yetecek bir kelimeyle cevap verebiliriz; “nankörlük”… ama ağaçların parklarda şehre güzellik katan ağaçların başına sarılan “zulmün” nedeni hakkında sosyolojik ve psikolojik tahliller de yapmak gerekiyor.

ıhlamur, dut, erik vs. meyveleri toplamaktan öte ağaçlarını yağmalayanlar, genelde köyden şehre inmiş ama köylülüğün bütün meziyetlerini unutmuş ademöncesi dönemin de-ne-a-sıyla hareket eden erildişil’ler. ağacın varlık sahamıza sunduğu nimeti, yalnızca meyvesinden ibaret sanan ve onu da başkasına bırakmamaya şart etmiş arketipler, dalı gövden yarmanın hazzını yaşıyor olsa gerek. esasında bunlar, furoidyen felsefenin izahını ettiği sorunların da sahipleri. dünyayı kendi damındaki öküzün boynuzu üzerinde döndüğünü sananlar; vaktiymiş, değilmiş, vakti geçmişmiş hiçbir zamansal kıstasa aldırmıyor. eliyle, diliyle, kalbiyle, niyetiyle parklardaki güpgüzel ağaçları istila ediyorlar. eşya-nebat-nimet ve kendi aralarında kurdukları bağ birbirine diş bileyen, aralarında kan davası olan iki insan gibi. gayet zalimane. gayet vahşi. gayet pusukuran.

ey okur!

yazı biraz kapalı oldu belki. bu herif, ne demek istiyor diyebilirsin. şunu diyorum:

ey parklardaki ağaçlardaki meyveleri toplayan kadınerkekler; topladıklarınızı ağaçların dalını – budağını, kolunu – kanadını, gövdesini – kökünü yağmalayarak değil sakin ve hürmetlice toplayın. sizi yavaş yavaş cehennemin dibine, eteğinizden çeke çeke götüren içinizdeki sorunları nebata yansıtmayın. diğer insanlara yansıtmayın. kurda – kuşa yansıtmayın.

dediğim budur.

doğa insanı sadece ayağa kaldırmadı, aynı zamanda... vücudunun tepesine yıldızları takip edebileceği bir kafa yerleştirdi. / seneca

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.